Doç. Dr. Şafak NNAKAJİMA…
Sevilen birini travmatik biçimde kaybetmenin ne kadar sarsıcı olduğunu bizzat yaşamış, yıllardır da sayısız insana bu yolculukta eşlik etmiş bir hekim, yas danışmanı ve felsefe eğitimi almış biri olarak, travmatik yasın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağını umduğum bazı gözlemlerimi paylaşmak istedim...
Her ölüm acıdır. Ancak her yas aynı değildir...
Travmatik yas; cinayet, intihar, trafik kazası, yüksekten düşme, boğulma, yangın, doğal afetler, savaş, terör saldırıları, ani gelişen tıbbi olaylar ya da kişinin hazırlıksız yakalandığı beklenmedik ölümlerden sonra gelişen, olağan yas sürecinden çok daha ağır seyreden bir süreçtir. Travmatik yasın ağırlığını yalnızca kaybın kendisi değil, ölümün gerçekleşme biçimi de belirler. Bazen beklenen bir ölüm de travmatik bir yas sürecine yol açabilir. Anne ya da babanın çocuğunun ölümüne tanık olması, kişinin sevdiği birinin son anlarını görmesi, cesedi bulan kişi olması, parçalanmış bir bedenle karşılaşması ya da kaybedilen kişinin bedenine hiç ulaşılamaması gibi durumlar, yasın çok daha ağır ve karmaşık yaşanmasına neden olabilir...
Bu süreç yalnızca acının yoğunluğunu değil, insanın bütün yaşamını etkiler...
Travmatik bir kaybın ardından birçok insan için yaşam artık ikiye ayrılır: Kayıptan önce ve kayıptan sonra...
Travmatik ölümlerde yaşanan sarsıntı sıradan bir üzüntünün çok ötesindedir. İnsan yalnızca sevdiği birini kaybetmez. Dünyanın güvenli bir yer olduğuna, geleceğin öngörülebilir olduğuna ve yaşamın adil işlediğine ilişkin en temel inançları da sarsılır...
İnsan, sanki yıllardır üzerinde güvenle yürüdüğü zemin bir anda ayağının altından çekilmiş gibi hisseder. Tutunacak hiçbir şey kalmamış, sonsuz bir boşluğa düşmüş gibidir. Eskiden sıradan görünen hiçbir şey artık sıradan değildir...
Travmatik ölümlerden sonra eşini, anne ya da babasını, kardeşini ya da evladını kaybeden kişiler için yaşamın dengesi kökten değişir. Aile ilişkileri ağır bir sınavdan geçebilir. Beklenenin aksine aile içi çatışmalar artabilir, evlilikler yıpranabilir. Bunun nedeni sevgisizlik değildir. Aynı acının herkes tarafından farklı yaşanması, insanların yoğun stres altında farklı baş etme yolları geliştirmesi ve ortak yaşamın dayandığı temel taşların bir anda yerinden oynamasıdır...
İlk günlerde ve haftalarda insanlar çoğu zaman yaşadıklarını tam olarak kavrayamaz. Beyin adeta hayatta kalma moduna geçer. Olaylar sis perdesinin arkasındaymış gibi yaşanır. Pek çok kişi daha sonra o günleri ayrıntılarıyla hatırlayamadığını söyler. Bu beklenen bir durumdur. Beynin, dayanılması çok güç bir gerçekle baş edebilmek için geliştirdiği doğal bir savunma mekanizmasıdır...
Kayıptan birkaç hafta sonra söylenen "Artık toparlan.", "Hayat devam ediyor." ya da "Güçlü ol." gibi iyi niyetli görünen cümlelerin ne kadar can acıtabildiğini biliyorum. Oysa yasın bir takvimi yoktur. Hele ki ölüm ani, beklenmedik ya da travmatik koşullarda gerçekleşmişse, iyileşme süreci çok daha uzun sürer.
Böyle dönemlerde kişi kendisini derin bir yalnızlığın içinde bulabilir. Çevresindeki insanlar eski hayatına dönmesini beklerken, o hâlâ kaybettiği insanın varlığını evin her köşesinde hisseder. Anlaşılamadığını düşündükçe yalnızlığı daha da büyür...
Travmatik yas yaşayan bazı kişilerde yaşamı sürdürme arzusu ciddi biçimde zayıflayabilir. Bu nedenle umutsuzluk belirtilerini dikkatle değerlendirmek gerekir. Birçok insan "İntihar etmeyi düşünüyorum." demez. Bunun yerine "Artık dayanamıyorum.", "Onun yanına gitmek istiyorum.", "Her şey bitti." ya da "Yaşamanın bir anlamı kalmadı." gibi cümleler kurabilir. Bu sözler yardım çağrısı olarak görülmeli ve mutlaka ciddiye alınmalıdır...
İntihar riski düşündüren durumlarda profesyonel destek almak bir zayıflık değil, yaşamı koruyan önemli bir adımdır. Siz ya da bir yakınınız böyle bir süreçten geçiyorsanız, yardım istemeyi ertelemeyin...
Travmatik yasın yalnızca depresyon, kaygı ya da travma belirtilerinden ibaret tıbbi bir hastalık olarak ele alınması hatalıdır. Travmatik yas aynı zamanda derin bir varoluşsal sarsıntıdır. Kayıptan sonra insan; yaşamın anlamını, ölümün kaçınılmazlığını, adalet duygusunu, inançlarını, geleceğe ilişkin beklentilerini ve kendi varoluşunu yeniden sorgulamaya başlar...
"Neden ben?"
"Neden o?"
"Bundan sonra nasıl yaşayacağım?"
"Hayatın anlamı ne?"
Bu sorular, yaşamın kaçınılmaz acıları karşısında verilen en doğal tepkilerdir...
Yasın en büyük sorusu "Nasıl hissediyorum?" değildir. Çoğu zaman "Bundan sonra nasıl yaşayacağım?" sorusudur...
Bu nedenle yas danışmanlığını yalnızca psikolojik belirtileri azaltmaya yönelik bir müdahale olarak görmüyorum. Elbette tıbbi, psikolojik ve gerektiğinde psikiyatrik destek çok değerlidir. Ancak insan yalnızca biyolojik ve psikolojik bir varlık değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Bazen bir ilacın gideremediği acıyı, yaşamın yeniden anlamlandırılması hafifletmeye başlar...
Felsefe, yas sürecinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Binlerce yıldır filozoflar ölüm, acı, kayıp ve yaşamın anlamı üzerine düşünmüş; insanın kaçınılmaz acıyla nasıl yaşayabileceğine ilişkin güçlü bir miras bırakmıştır. Felsefe acıyı ortadan kaldırmaz. Ancak acının içinde yönünü kaybeden insana yeniden doğrultusunu bulması için bir pusula sunabilir. Çoğu zaman iyileşmeyi sağlayan şey, bütün cevapları bulmak değil; doğru sorularla yaşamaya devam edebilmektir...
Yas, kaybettiğimiz insanı içimizde yeni bir yere yerleştirebilme sürecidir. Travmatik yas zamanla unutulmaz. İnsan onunla yaşamayı öğrenir. İyileşme, kaybı ortadan kaldırmaz. Kaybın artık bütün yaşamı yönetmediği yeni bir denge kurabilmeyi sağlar...
Yas tutan insanların en çok ihtiyaç duyduğu şey, çoğu zaman öğütlerden çok; acılarını düzeltmeye çalışmadan, onları yargılamadan ve "Artık geçmesi gerekiyor." demeden yanlarında yürüyebilen bir insandır. Kırılmış bir dalı eski hâline getiremeyiz. Ama yeniden filiz vereceği güne kadar ona tutunacak bir destek olabiliriz.
***
Bilgi ve başvuru için:
www.safaknakajima.com
0552 223 98 97
* Bu bir editöryal haberdir.








