Kadir ÇELİK yazdı...
Gülistan Doku cinayeti, sıradan bir adli soruşturmanın ötesinde, bu coğrafyada "makbul" görülmeyenlerin yaşam hakkı ile "dokunulmaz" zırhıyla donatılmış nüfuz odaklarının karşı karşıya geldiği politik bir meydan okumadır. Altı yıldır ailenin cinayetin aydınlatılması adına bütün çabalarını görmezlikten gelen o menfur sessizliğin, bugün ortaya çıkan gözaltılarla birlikte aslında bir "bilmeme" hali değil, bir "gizleme" iradesi olduğunu tescillemiştir...
Dönemin mülki amirlerinin aile bağlarına kadar uzanan bu karanlık ağ, yargının bağımsız bir mekanizma değil, muktedirlerin açıklarını yamayan bir terzi gibi çalıştırıldığının en çıplak teşhiridir...
Bu bilinçli körlük, adalet mekanizmasını bir hak arama kapısı olmaktan çıkarıp, suçun üzerini örten güçlü bir beton bloğa dönüştürmüştür. Gülistan’ın akıbetinin altı yıl boyunca bir muammaya hapsedilmesi, failin kimliğinden ziyade, failin yaslandığı "arka planın" gücüyle ilintilidir...
Operasyonun ucu, sistemin en hassas ve stratejik noktalarına dokunduğu anda yargısal reflekslerin felç olması, ülkedeki "cezasızlık anlayışının" tesadüfi değil, bilinçli bir yönetim tekniği olduğunun ispatıdır. Adalet burada, toplumsal vicdanı teskin etmek için değil; bürokratik elitin imtiyazlarını korumak, suç mahallerini temizlemek için bir enstrüman olarak kullanılmaktadır...
Kürt coğrafyasının tarihsel belleğine kazınan "faili meçhuller" trajedisi, bugün Gülistan Doku ve ardından gelen Rojin Kabaiş örneklerinde olduğu gibi, şekil değiştirerek ama özünü koruyarak devam etmektedir. Devletin bekası ile suçun gizlenmesi arasındaki o ince çizgide, gencecik hayatlar feda edilirken, hukuk sistemi bu cinayetlerin faili değil, suç ortağı konumuna itilmektedir...
Van’da hayattan koparılan Rojin’in ölümü ile Gülistan’ın meçhul bırakılan kaderi, aynı sistematik dışlanmışlığın ve aynı yargısal kayırmacılığın ürünüdür. Bu, bir coğrafyanın çocuklarına reva görülen "hukuk dışı alan" pratiğidir ve bu pratik, adaletin kılıcını sadece güçsüzlere karşı keskinleştiren bir zorbalık düzenidir...
Toplumun vicdanında ağır bir yük gibi duran o ağır kuşku, son gözaltılarla birlikte artık somut bir gerçekliğe, bir "suç üstü" haline evrilmiştir. Yıllardır ailenin çığlıklarına "delil yetersizliği" maskesiyle yanıt verenlerin, ucu yüksek makamlara dokunan her bağlantıda nasıl bir savunma refleksi geliştirdiklerini izlemek, adalete duyulan inancın cenazesini kaldırmaktır...
Bir ülkede adalet, siyasetin ve bürokrasinin arka bahçesi haline gelmişse, orada "eşit yurttaşlık" sadece içi boş bir retorikten ibarettir. Gülistan Doku’nun annesinin Munzur’a döktüğü her yaş, devletin rasyonelliğini yitirdiği, hukukun ise yerel derebeyliklerin emrine girdiği o karanlık noktayı işaret etmektedir...
Nihayetinde, bu cinayetlerin aydınlatılması bir lütuf değil, devletin toplumla olan enkaz halindeki barışını yeniden inşa etmesi için bir fırsattır. Şeffaf bir yargılama süreci, sadece failleri değil, bu failleri altı yıl boyunca saklayan, kollayan ve soruşturmaları sabote eden "görünmez elleri" de ifşa etmelidir.
Eğer adalet, güçlülerin kendi suçlarını akladığı bir çamaşırhaneye dönüşmüşse, toplumun o sistemle bağ kurması imkansızdır. Gülistan’ın ve Rojin’in hesabı sorulmadığı sürece, bu topraklarda adalet sadece egemenlerin kirli sicillerini temize çektiği bir hukuk makyajı olarak kalacaktır; ancak bilinmelidir ki, hiçbir suç sonsuza dek karanlık dehlizlerde saklanamaz ve gerçek, eninde sonunda o "hassas yerleri" sarsarak açığa çıkarır...
* Bu bir editöryal haberdir.







