Meşruiyetin Erozyonu: Sosyal Demokrasi Neden Geriliyor, Popülizm Neden Yükseliyor?

Meşruiyetin Erozyonu: Sosyal Demokrasi Neden Geriliyor, Popülizm Neden Yükseliyor?

*Birol KESKİN...

[email protected]

Demokrasilerin krizi çoğu zaman otoriter aktörlerin gücünden değil, demokratik kurumların toplumsal meşruiyet üretme kapasitesinin aşınmasından kaynaklanır. Tarih bize göstermiştir ki demokratik sistemler yalnızca darbelerle, savaşlarla ya da açık baskı rejimleriyle çökmez; bazen çok daha sessiz ve derinden işleyen bir süreçle, yurttaşların temsil edildiklerine olan inançlarını kaybetmeleriyle zayıflar. Bugün dünyanın birçok yerinde tanık olduğumuz gelişmeler tam da böyle bir döneme işaret etmektedir. Seçimler yapılmakta, parlamentolar çalışmakta, anayasal düzenler varlıklarını sürdürmektedir; ancak giderek büyüyen bir kesim, mevcut siyasal düzenin kendi sorunlarına çözüm üretebildiğine artık inanmamaktadırlar...

Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemi yalnızca bir hükümetler veya partiler krizi olarak değerlendirmek yetersizdir. Karşı karşıya olduğumuz olgu, daha derin bir temsil ve meşruiyet krizidir...

Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yükselen sağ popülizm bu krizin en görünür sonucudur. Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nde yeniden siyasal ağırlık kazanması, Giorgia Meloni’nin İtalya’da iktidara gelişi, Marine Le Pen’in Fransa’da merkez siyaseti zorlayan konumu, Javier Milei’nin Arjantin’de elde ettiği başarı ve Avrupa’nın birçok ülkesinde radikal sağ hareketlerin güçlenmesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar, küreselleşme sonrası dönemin birikmiş toplumsal gerilimlerinin siyasal ifadesidir...

Ancak sağ popülizmin yükselişini yalnızca aşırı sağın başarısı olarak okumak yanıltıcı olur. Popülizm aynı zamanda mevcut düzenin başarısızlıklarının bir ürünüdür. Bir başka ifadeyle popülizm, demokrasinin rakibi olduğu kadar onun krizinin semptomudur da...

Küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, orta sınıfların erimesi, dijitalleşmenin ve yapay zekâ devriminin yarattığı belirsizlikler, milyonlarca insanın gelecek algısını kökten değiştirmiştir. Buna kültürel kimlik kaygıları, göç hareketleri ve hızla dönüşen toplumsal yapılar eklendiğinde, geniş kitlelerde güçlü bir güvensizlik duygusu ortaya çıkmıştır. Sağ popülist hareketler bu duyguyu yalnızca teşhis etmekle kalmamış, ona basit ve duygusal cevaplar da üretmiştir. “Halk” ile “elitler”, “yerliler” ile “ötekiler”, “biz” ile “onlar” arasındaki keskin ayrımlar üzerinden yeni bir siyasal dil inşa edilmiştir...

Tam da bu noktada sosyal demokrasinin tarihsel krizi görünür hale gelmektedir...

Yüzyılın büyük bölümünde sosyal demokrasi, kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri demokratik mekanizmalar aracılığıyla dengeleme projesiydi. Güçlü sendikalar, örgütlü işçi sınıfı, genişleyen refah devleti ve toplumsal uzlaşma modeli bu projenin temel sütunlarını oluşturuyordu. Ancak küresel ekonominin dönüşümüyle birlikte bu toplumsal zemin büyük ölçüde ortadan kalktı...

Bugünün emek dünyası artık fabrikalardan çok dijital platformlarda, kısa süreli sözleşmelerde ve parçalanmış çalışma biçimlerinde şekilleniyor. Geleneksel işçi sınıfının yerini giderek daha güvencesiz, daha dağınık ve daha bireyselleşmiş bir emek yapısı alıyor. Buna rağmen sosyal demokrat partilerin önemli bir bölümü hâlâ eski dünyanın siyasal diliyle konuşuyor. Eşitsizliği eleştiriyorlar, ancak yeni ekonomik düzeni dönüştürecek cesur bir vizyon ortaya koyamıyorlar. Adaleti savunuyorlar, ancak değişim konusunda statükonun yöneticileri gibi algılanıyorlar...

Bu durum yalnızca bir politika eksikliği değil, aynı zamanda bir anlam krizidir...

İnsanlar yalnızca ekonomik güvenlik aramazlar; aynı zamanda aidiyet, kimlik ve gelecek hissi de ararlar. Sosyal demokrasi uzun süre ekonomik adaleti savunurken ortak bir gelecek tahayyülü de sunabiliyordu. Günümüzde ise birçok ülkede bu kapasitesini kaybetmiş görünmektedir. Ortaya çıkan boşluğu da sağ popülizm doldurmaktadır...

Türkiye’de yaşanan gelişmeler bu küresel eğilimin yerel bir yansıması olarak okunabilir. Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultayına ilişkin ortaya çıkan “mutlak butlan” tartışmaları yalnızca bir parti içi hukuk meselesi değildir. Asıl mesele, siyasal kurumların meşruiyet üretme kapasitesinin giderek aşınmasıdır...

Bir tarafta delege süreçlerine ilişkin para, iş vaadi, adaylık pazarlığı ve irade fesadı iddiaları; diğer tarafta yargı müdahalesinin kapsamı, zamanlaması ve sonuçları üzerinden yürüyen tartışmalar bulunmaktadır. Burada dikkat çekici olan nokta, hangi tarafın haklı olduğundan çok, toplumun önemli bir bölümünün artık siyasal süreçlerin şeffaflığına ve kurumların tarafsızlığına güven duymamasıdır...

Demokratik sistemler yalnızca hukuki kurallarla ayakta kalmaz. En az hukuk kadar önemli olan şey, yurttaşların kurumların adil işlediğine inanmasıdır. Hukuki doğruluk ile toplumsal meşruiyet arasındaki mesafe büyüdüğünde demokrasi içerik kaybetmeye başlar. Kurumlar varlıklarını sürdürür, ancak güven duygusu aşınır...

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de budur...

Bu nedenle çıkış yolu ne geçmişin sosyal demokrasisine nostaljik bir dönüşte ne de popülizme karşı kurulan yüzeysel savunma hatlarında yatmaktadır. Gereken şey daha derin bir demokratik yenilenmedir. Parti içi demokrasinin güçlendirilmesi, karar alma süreçlerinin şeffaflaştırılması, yeni emek biçimlerini kapsayan örgütlenme modellerinin geliştirilmesi, dijital çağın yurttaşlık haklarının tanımlanması ve iklim adaletinin sosyal adalet mücadelesiyle birleştirilmesi bu dönüşümün temel unsurlarıdır...

Daha da önemlisi, siyasal mücadele yeniden ortak bir “biz” duygusu üretebilmelidir. Çünkü demokrasiler yalnızca kurumlarla değil, ortak kader fikriyle de ayakta kalırlar...

İçinde bulunduğumuz çağ, bir yönüyle demokrasinin yorgunluk çağıdır. Sosyal demokrasi vizyon kaybı yaşamaktadır; demokratik kurumlar güven kaybetmektedir; sağ popülizm ise bu boşluğu öfke, korku ve aidiyet vaatleriyle doldurmaktadır. Fakat tarih bize krizlerin aynı zamanda yenilenme fırsatları olduğunu da göstermektedir...

Asıl soru şudur: Demokratik ve sosyal demokrat hareketler, kendi hatalarıyla yüzleşecek cesareti gösterebilecek midir? Çünkü demokrasiler çoğu zaman düşmanlarının gücü nedeniyle değil, savunucularının hayal gücünü kaybetmesi nedeniyle geriler...

Ve belki de bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, mevcut düzeni biraz daha iyi yönetmek değil; demokrasiyi yeniden anlamlı kılacak yeni bir siyasal ufuk inşa etmektir...
*Yazar ve Sendikacı...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Hayat Satranç mı, Tavla mı?
Benzer Haberler