*Birol KESKİN...
[email protected]
Hayat dediğimiz şey, çoğu zaman kontrol ile tesadüf arasındaki gerilimde akar. İnsan, bir yandan kendi iradesiyle yön verdiğini düşünürken, diğer yandan görünmez koşulların sessiz baskısı altında yaşar. Felsefenin en eski sorularından biri tam da buradadır: İnsan gerçekten kendi kaderinin yazarı mıdır, yoksa zaten yazılmış bir metnin içinde mi hareket etmektedir?
Bilim insanları, insanı kontrol edebildiği ve edemediği şeyler arasındaki çizgiyi fark etmeye davet ederken, modern düşünce bu çizginin ne kadar bulanık olduğunu tekrar tekrar hatırlatır. Belki de insan, ne tamamen özgürdür ne de tamamen belirlenmiş. Daha çok, iki uç arasında salınan bir varlıktır...
Bu nedenle hayatı anlamak için bazen soyut teorilerden çok somut metaforlara ihtiyaç duyarız. Çünkü oyunlar, bu karmaşık gerilimi daha görünür kılar. Özellikle iki oyun vardır ki, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi iki farklı varoluş biçimi olarak gösterir: satranç ve tavla...
Satranç, aklın düzen kurma çabasıdır. Her hamle, geleceğe açılan bir hesaplamadır. Oyuncu yalnızca bugünü değil, henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri de düşünmek zorundadır. Bu yönüyle satranç, insanın “düzen kurabileceğine” dair inancını temsil eder. Bir tür rasyonel hâkimiyet alanıdır...
Tavla ise aynı dünyaya başka bir yerden bakar. Burada zar vardır; yani kontrol edilemeyen bir unsur. En iyi strateji bile, bazen beklenmedik bir sayıyla altüst olur. Ancak bu, oyunu anlamsız kılmaz. Aksine anlamı değiştirir: Başarı, kaderi kontrol etmekte değil, kaderle ilişki kurma biçimindedir...
Bu noktada felsefi bir ayrım belirginleşir: İnsan, olayları kontrol etmeye mi çalışmalıdır, yoksa onlara uyum sağlamayı mı öğrenmelidir?
Machiavelli’nin “virtù” ve “fortuna” ayrımı tam da bu gerilimi anlatır. “Fortuna” rastlantıdır, yani hayatın bize attığı zarlar. “Virtù” ise insanın bu rastlantılara karşı geliştirdiği beceri, irade ve uyum yeteneğidir. Hiçbir insan sadece “virtù” ile yaşayamaz; çünkü “fortuna” her zaman oyuna dahildir. Ama sadece “fortuna”ya teslim olan da özne olmaktan çıkar...
Bu nedenle günlük hayat, sanıldığından çok daha fazla tavlaya benzer. Doğduğumuz aileyi seçmeyiz, içine doğduğumuz düzeni belirlemeyiz, karşılaşacağımız krizleri öngöremeyiz. Hayat bize sürekli zarlar atar...
Ama insan yalnızca zarların oyuncağı da değildir. Çünkü aynı zamanda satranç tahtasında düşünen bir varlıktır. Plan yapar, hedef koyar, geleceği simüle eder, risk hesaplar. Yani insan, hem tavla oynayan hem satranç düşünen bir bilinçtir...
İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, bu iki durumu birbirinden tamamen ayırabileceğini sanmasıdır. Oysa ne tam bir kontrol mümkündür ne de tam bir teslimiyet...
Bazen en iyi planlar tek bir zarla bozulur; bazen de doğru bir hamle, kötü bir başlangıcı dönüştürür. Bu yüzden mesele, hayatın satranç mı yoksa tavla mı olduğuna karar vermek değildir. Asıl mesele, hayatın aynı anda ikisi olduğunu kavrayabilmektir...
Belki de en olgun insan tipi, satranç gibi düşünen ama tavla gibi yaşayan insandır: Geleceği hesaplayan, fakat belirsizliğin varlığını inkâr etmeyen...
*Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








