Bir Ömürlük Pozlama...

Bir Ömürlük Pozlama...

Cemal T.AKÇA yazdı...
[email protected]

Dışarıda, şehrin gürültüsü akıp giderken, Cemal’in  “Anılar Müzesi” adını verdiği o küçük karanlık oda, banyo küvetindeki kimyasal sıvılar gibi ağır ve yakıcıydı. Kırk beş yıl... Dile kolay, tam kırk beş yıl boyunca bu dar alanda binlerce yüzü, binlerce gülümsemeyi ve binlerce sahte neşeyi vizöründen geçirmişti. İnsanlar ona en güzel giysileriyle, en parlak takılarıyla ve yüzlerine iliştirdikleri o eğreti tebessümlerle gelirdi...

Cemal ise onlara ışığı doğru yerden vurur, kusurları gölgelerle gizler ve onları birer “mutluluk anıtı” olarak dondururdu...

Ancak bugün, elindeki o son karta bakarken, kendi hayatının hiçbir zaman o stüdyo ışıkları altındaki gibi parlamadığını bir kez daha anladı. Cemal’in hayatı, karanlık oda ile vizör arasına sıkışmış, pozlanması unutulmuş bir film rulosu gibiydi.
Masasının üzerinde duran, kenarları aşınmış kara kaplı albümü açtı. Mesleği ona ışığa hükmetmeyi öğretmişti; bir insanın yüzündeki hüznü ışık oyunlarıyla nasıl saklayacağını, bir mekânı nasıl olduğundan daha geniş göstereceğini çok iyi biliyordu. Fakat kendi içindeki o büyüyen karanlığı yönetmeyi hiç becerememişti...

Albümdeki fotoğraflar, zihninde bir film şeridi gibi dönmeye başladığında, içini kaplayan şey bir “eski dostu görme huzuru” değil, göğüs kafesini daraltan keskin bir sızıydı. Bir düğün fotoğrafına takıldı gözü.  “Işık, hilesidir her şeyin,” diye düşündü iç çekerek.  “Bir gülümsemeyi yakalamak için doğru açıyı beklersin, diyaframı ayarlarsın ama o kusursuz karenin altındaki ruh yorgunluğunu, o insanın omuzlarındaki hayat yükünü hiçbir lens çekemez, hiçbir makine kaydedemez.”

Kendi hayatı da bir  “kadraj hatası” gibiydi. Fotoğraflarda hep dimdik durmuş, en ağır acılarını bile ustaca gizlemişti. Ama o karelerin dışındaki gerçeklik; yalnızlık, eksik kalmış vedalar ve ertelenmiş sevgilerle doluydu.Kendi yaşamı, kusursuz bir kompozisyon kurmaya çalışırken, hayatın o en doğal ve en güzel anlarını ıskalamış bir sanatçının enkazı gibiydi...

Parmakları, albümün sayfaları arasında yıllar önce çektiği bir portreye takılıp kaldı. Genç bir kadının, denize karşı, rüzgârda uçuşan saçlarıyla uzaklara baktığı o kare... O an deklanşöre basarken duyduğu heyecanı, kalbinin o ritmik vuruşunu dün gibi hatırladı. Ama şimdi o heyecanın yerini, o çekimden hemen sonraki sessizlik ve yıllar süren kayıplar almıştı...

“Keşke,” dedi fısıltıyla, odanın sessizliğini yırtarak.  “Keşke o gün o kareyi çekip gitmek yerine, makineyi bir kenara bırakıp kalıp konuşsaydım. Keşke hayatı izlemek yerine, hayatın içine girmeyi seçseydim.”
Keşkeler, bir fotoğrafçının en büyük kâbusu olan o  “odak dışı” kalmış anlar gibiydi. Netleştiremediği, puslu bıraktığı her önemli karar, şimdi hayatının tam ortasında, hiçbir kimyasalla silinmeyecek kara bir leke gibi duruyordu. Avunmaya çalıştıkça, o hataların ağırlığı deklanşöre basan parmağına binen bir kurşun yükü gibi ağırlaşıyordu. Çektiği her başarılı fotoğraf, aslında kendi başarısız hayatının birer sessiz tanığıydı...

Cemal albümü sertçe kapattı. Çıkan ses, boş stüdyoda yankılandı. Biliyordu ki; gerçek yaşamda acının mutluluğu geçtiği o uzun, yorgun yıllar hiçbir sergide yer almayacaktı. Kimse bir insanın pişmanlıklarını ya da  “keşke” dediği o karanlık geceleri çerçeveletip duvarına asmazdı. O, başkalarının sahte cennetlerini karelerken, kendi mutluluğunu hep “pozlamayı unutmuş” bir çırak gibi hissetmişti...

Eski bir usta olarak çok iyi bildiği o acı gerçekle yüzleşti: Dünyanın en pahalı makinesi bile, insanın içindeki o derin, kuytu pişmanlığı kadraja sığdıramazdı. Acı, fiziksel bir şey değildi ki ışıkla yok edilsin; o, insanın yüreğine sızan ve her fotoğrafa gizliden gizliye bulaşan bir zehirdi.
Stüdyonun ışıklarını söndürdü. Karanlık odanın kapısında durup içerideki kırmızı ışığın zayıf parıltısına baktı. O oda, onun sığınağıydı ama aynı zamanda hapishanesi olmuştu. Yıllarca o kırmızılığın içinde gerçekleri yıkamış, kurutmuş ve asmıştı. Ama bugünden sonra, o odada daha fazla geçmişi temize çekmeyecekti...

Cemal, hiç çekilmemiş, sadece hayalinde kalan o mutlu anların imgesiyle baş başa kaldı. Belki de hayatın en büyük eseri, hiçbir zaman çekilemeyen o  “keşkesiz” karelerdi. Masadaki albüme son bir kez baktı ve kapıyı çekerken fısıldadı:
“Bazı şeyler vizörden bakılınca değil, sadece göz yumulunca görülüyor.”

*Fotoğraf Sanatçısı ve yazar...
LALEY...                                                        

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber DİLE KOLAY...
Benzer Haberler