Cemal T. AKÇA...
[email protected]
Yoğun bir iş gününün ortasında telefonum ısrarla çalmaya başladı. Önce sesini kıstım fakat ekranda Murat Tuncell’in adını görünce merakla hemen yanıtladım. Murat Hoca kolay kolay aramazdı; aradığında da telefonu uzun çaldırmazdı...
Belli ki bir aciliyeti vardı; hal hatır bile sormadan doğrudan konuya girdi: “Cemal’im, bu akşam saat 23.30’a kadar Kars’a özlem mektubu yazar mısın? Karslılar bir kitap çıkaracak, mektup bir A4 sayfasını geçmesin.”
İş çıkışı eve geçer geçmez, yemek bile yemeden masanın başına oturup Kars’a olan özlemimi yazmaya başladım. Anlatacak çok şey vardı ama sınır bir sayfaydı. Bu kadim, güzelim kent tek bir sayfaya sığar mıydı hiç?
Yine de içimden geldiğince, tüm samimiyetimle yazdım...
Kitap basılalı epey zaman oldu ama henüz elime ulaşmadı. Mektubum kitapta yer aldı mı, açıkçası onu da bilmiyorum. Yine de yazdığım mektup’u sizlerle paylaşmak istedim...
KARS’A MEKTUP...
Hani mektuplar hep "Nasılsın?" diye başlar ya… Nedense seni her yâd ettiğimde, sanki karşımda kanlı canlı bir dost varmış gibi içimden hep bu soru geçiyor. Hafızamda seninle o kadar çok konuşuyorum ki, hal hatır sormadan söze başlayamıyorum. Şimdi önümde, dondurucu soğuğuna rağmen içimi ısıtan o günlerde çektiğim fotoğrafları açtım. Sen beni duymasan da, ekranın karşısında sana olan sevgimi, hayranlığımı anlatıyorum. Bazen de o mağrur duruşundan çekinerek gözlerimi kaçırıyorum; sana ne kadar derinden aşık olduğumu anlarsın da mahcup olurum diye...
Daha yedi ay önceydi; Puşkin’in konakladığı o tarihi atmosferin tam kalbinde, o efsanevi binanın iki kapı ötesindeki Kars Kazı lokantasının önünde oturuyordum. Karşımda, asırlardır bu toprakların nöbetini tutan o ihtişamlı Kars Kalesi yükseliyordu. Kalenin dibinde sıralanan onlarca heykeli, o sanatsal inceliği gördüğümde göğsüm gururla kabardı. Anadolu’nun bu en uç köşesinde, sanata ve estetiğe verdiğin o kadim değer beni büyüledi.
Biliyorum, bu asalet bir günde oluşmadı. Senin ruhun, asırlardır ilmek ilmek işlenen o muazzam mozaik yapından geliyor...
Rus döneminden kalma, bazalt taşının asaletiyle parlayan Baltık mimarisi sokaklarında yürürken kendimi bir zaman tünelinde hissettim. Birbirini dik kesen o nizamlı caddelerin, o yüksek tavanlı binaların ve her biri birer sanat eseri olan ferforje kapıların bir dili var sanki; geçmişin görkemini bugünün sessizliğine fısıldıyorlar...
Hani büyük usta Yaşar Kemal’in de dediği gibi; "Kars’ta hep çoklu halklar kardeşçe yaşadı." İşte seni bu kadar özlememdeki sır belki de budur; o kaybolmaya yüz tutmuş kardeşlik iklimini sende hâlâ bulabiliyor olmam. Havariler Kilisesi ile Ebu’l Menûçihr Camii’nin aynı gökyüzü altında, aynı saygın duruşla yan yana durması, senin o koca yürekli hoşgörünün en büyük nişanesidir...
Bir yanda Ani Ören Yeri’nin o hüzünlü ve devasa yalnızlığı, Arpaçay’ın kıyısındaki o derin sessizlik; diğer yanda kışın bembeyaz bir rüyaya dönen, üzerinde atlı kızakların süzüldüğü masalsı Çıldır Gölü...
Sen sadece bir şehir değil, zamanın donduğu bir epik şiirsin benim için. Kars Çayı’nın şırıltısında, Taş Köprü’nün üzerinden esen sert rüzgârda huzuru ve hüznü aynı anda buldum...
Sana tekrar kavuşana, o kristal kar tanelerin omzuma düşene kadar bu fotoğraflar ve kalbimdeki o serin hatıranla avunacağım. Seni, o yaralı ama her daim sakin saygın duran geçmişinle, sevgiyle selamlıyorum...
Daima hatırımdasın...
Cemal T. Akça Lahey
28 Şubat 2026
* Bu bir editöryal haberdir.








