İçimizdeki Çoğul Vatan: Barış Bir Tercihtir, Tesadüf Değil...

İçimizdeki Çoğul Vatan: Barış Bir Tercihtir, Tesadüf Değil...

Birol KESKİN'den...

[email protected]

“Ben üç dil biliyorum… Hiç kavga etmiyorlar birbirleriyle.” Hrant Dink’in bu sözü bir temenni değil, politik bir iddiadır. Dillerin kavga etmediğini söylemek, kavganın kaynağını işaret etmektir: Devlet aklına, iktidar ideolojilerine ve korku üzerinden inşa edilmiş kimlik siyasetlerine...

Bu topraklarda sorun, farklı dillerin, kültürlerin, kimliklerin bir arada var olması değildir. Sorun, onların bir arada var olmasının sistematik biçimde engellenmiş olmasıdır. Sorun, çoğulluğun bir zenginlik değil, bir “tehdit” olarak kodlanmasıdır. Ve bu kodlama, sadece yukarıdan dayatılan bir devlet politikası değil; zamanla bireylerin içine yerleştirilmiş bir zihniyet rejimidir...

Milliyetçilik bize kimliği bir “kale” olarak öğretti: Surları kalın, kapıları kapalı, içerisi tek sesli. Bu kalenin korunması adına dil yasaklandı, isimler değiştirildi, hafızalar silindi, komşuluklar bozuldu. “Birlik” adına çoğulluk bastırıldı; “beka” adına insanlık askıya alındı...

Oysa gerçek şu: Hiçbir toplum, inkâr ederek bir arada yaşayamaz. Hiçbir barış, bastırılmış hakikatlerin üzerinde yükselemez...

Bugün hâlâ Ermenice bir ninniyi, Kürtçe bir stranı, Süryanice bir duayı “siyasi risk” olarak gören bir akılla karşı karşıyayız. Hâlâ diller, kültürler ve kimlikler anayasal güvence değil, yönetilmesi gereken “sorunlar” olarak ele alınıyor. Bu, bilinçli bir tercihtir. Ve her tercih gibi, sorumluluk doğurur...

Ancak mesele sadece devletle sınırlı değil. Asıl zor ve dönüştürücü soru şudur: Biz, bu inkâr rejimini içimizde ne kadar taşıyoruz? Bize öğretilen korkuları sorgulamadan benimsediğimizde, resmi tarihin gönüllü taşıyıcıları oluruz...

Travmayı hatırlamak başka, onu kimliğin tek kurucu unsuru haline getirmek başkadır. Acıyı inkâr etmek ne kadar sorunluysa, onu siyasal donmuşluk üretmek için kutsallaştırmak da o kadar sorunludur. Gerçek yüzleşme, geçmişin bugünün efendisi olmasına izin vermemektir...

Bu yüzden barış, sadece masalarda imzalanan bir metin değil; gündelik, bilinçli ve siyasal bir pratiktir. Tarafsızlık değildir. “İki taraf da hatalı” konforu değildir. Hakikatin yanında durma cesaretidir...

Bu cesaret bazen çok somut adımlarla başlar: Yasaklanmış bir dilde söylenmiş bir şarkıyı dinlemekle, “Öteki” diye kodlanmış bir halkın edebiyatını okumakla, bir genelleme yaptığında durup şunu sormakla: “Bu düşünce kimin işine yarıyor?”

Kendi içindeki kaleleri sorgulamayan biri, dışarıdaki adaletsizliklere karşı kalıcı bir itiraz geliştiremez. Çünkü inkâr, önce içselleştirilir; sonra yeniden üretilir. Medyada, siyasette, gündelik dilde…

Bu yüzden çocuklara bırakılacak en büyük miras bir “tek kimlik” anlatısı değil; çoğul bir insanlık hikâyesidir. Onlara düşmanlar değil, komşular anlatılmalıdır. Kaleler değil, bahçeler öğretilmelidir...

Kimlik bir kale olmak zorunda değil. Kimlik, bir bahçe olabilir. Aynı toprakta farklı köklerin yan yana tutunabildiği bir yaşam alanı… Ve evet, bu romantik değil; radikal bir politik tutumdur. Çünkü inkâr üzerine kurulu düzeni en çok korkutan şey, silahlar değil; çoğulluğun normalleşmesidir...

Barış, ertelenebilir bir gelecek vaadi değildir. Barış, bugün hangi dilden korktuğumuzla, hangi hikâyeye sırt döndüğümüzle, hangi suskunluğu tercih ettiğimizle ilgilidir...

Hrant Dink’in sözüne dönersek: Belki de mesele üç dili bilmek değil; içimizde konuşan tüm seslerin eşit yurttaşlığını kabul etmektir. Ve bu kabul, bir gün değil, bir tercih meselesidir...

Bugün, kendi içinizdeki kaleden bir taş söküp, yerine bir tohum ekmeye hazır mısınız?

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Yalnızlığın İktidarı...
Sonraki Haber Bu Ülkenin Düşünme Yeteneği Susturulduğu İçin Buradayız...
Benzer Haberler
Rastgele Oku