*Birol KESKİN'den...
[email protected]
Eşit yurttaşlık meselesini yalnızca dil ve etnisite eksenine sıkıştırmak, iyi niyetli olsa bile, gerçeği eksik anlatır. Çünkü yurttaşlığı eşitsiz kılan şey sadece bir kimliğin tanınmaması değil; yoksulluk, cehalet, feodal tahakküm ve patriyarkanın iç içe geçmiş yapılarıdır...
Şu soruyu sormadan ilerlemek mümkün değil: Bir dilin resmî statü kazanması, o dili konuşan herkes için otomatik olarak özgürleşme anlamına mı gelir?
Sahadaki deneyimler bunun böyle olmadığını açıkça gösteriyor. Mevsimlik tarım işçisi kamplarında, fındık tarlalarında, çadırlarda yaşanan hayat; dil meselesinin çok ötesinde bir gerçekliği işaret ediyor. Burada belirleyici olan, devletle kurulan zayıf bağ değil sadece; aynı zamanda aşiretlerin, dayıbaşıların ve erkek egemen düzenin kurduğu görünmez ama sert bir iktidar...
Güçlü aşiretlerin zayıf olanları ezdiği, lehçelerin bile yasaklandığı, kadınların doğurmaya zorlandığı, çocukların hastalıkla ve yoksullukla baş başa bırakıldığı bir dünyada; “resmî dil” tartışması soyut ve hatta tali kalıyor. Kırık kolla günlerce dolaşan çocuklar, lohusa hâliyle tarlaya gönderilen kadınlar, çadırda büyüyen ve kaderi daha baştan çizilen bebekler… Bu gerçeklik, bir dil meselesiyle açıklanamaz...
Tam da bu yüzden, Kürtçenin resmî dil olması tek başına eşit yurttaşlığın reçetesi olamaz. Hatta mevcut koşullarda, devletin zaten yetersiz olan sorumluluğunu tamamen geri çekmesi riskini taşır. Devlet sahneden çekildiğinde oluşan boşluğu ne doldurur? Demokrasi mi, özgürlük mü? Hayır. O boşluğu feodal güçler, patriyarka ve yerel iktidar ağları doldurur...
Eğitim bu noktada kilit bir eşiktir. Deneyimler gösteriyor ki, Türkçe ile kavga etmemiş, eğitime erişebilmiş bireyler –özellikle kadınlar– bu döngüyü kırabiliyor. Okuma yazma bilen, hastaneye gidebilen, çocuğunun hakkını arayabilen anneler; sadece kendi hayatlarını değil, bir sonraki kuşağın kaderini de değiştiriyor. Küçücük bir eğitim farkı, devasa bir toplumsal dönüşüm yaratabiliyor...
Bu, Kürtçeye karşı olmayı gerektirmez. Aksine: Her dil insanı zenginleştirir, düşünceyi derinleştirir, kültürü yaşatır. Kürtçe yaşamalı, öğrenilmeli, korunmalı. Ama dil, eşit yurttaşlık sorununun üzerini örten bir perdeye dönüştürüldüğünde; gerçek fail olan yoksulluk, sömürü ve feodal tahakküm görünmez kılınır...
Eşit yurttaşlık, bir dil meselesi olmaktan önce insana yakışır yaşam koşulları meselesidir. Sağlık, eğitim, barınma, kadın özgürlüğü, çocuk hakları ve sosyal devlet meselesidir. Bunlar çözülmeden, sadece sembolik adımlarla atılan her “ilerici” hamle, en kırılgan kesimleri daha da savunmasız bırakabilir...
Sonuç olarak: Dil bir haktır, ama adalet değildir. Kimlik tanınması önemlidir, ama kurtuluş değildir. Eşit yurttaşlık; ancak güçlü bir sosyal devlet, kamusal eğitim ve feodal ilişkilerle gerçek bir hesaplaşma ile mümkündür...
Aksi hâlde, yoksul Kürt halkı; devletin değil, zengin Kürt aşiretlerinin insafına terk edilmiş olur. Ve bu, eşit yurttaşlık değil, eşitsizliğin başka bir biçimde yeniden üretilmesidir...
*Sendikacı…








