*Birol KESKİN...
[email protected]
Aşağıda, deneyimli bir iş yeri temsilcisi (Betriebsrat) ve aynı zamanda yerel bir siyasetçinin perspektifinden sendikal açıdan bazı merkezi noktaları ele almak istiyorum...
Emek, modern toplumumuzun en temel üretici gücüdür. Ve yine de bir paradoks yaşıyoruz: Emek, refahımızın temelini oluşturmasına rağmen, aynı zamanda en fazla baskı altına alınan ve en kolay değersizleştirilen şeydir. Güçlü bir sosyal devlet geleneğine sahip Almanya gibi bir ülkede bile, emeğin giderek daha fazla esnekleştirildiği, güvencesizleştirildiği ve parçalandığı bir gelişmeyi gözlemliyoruz...
Sendikalar tarihsel olarak tam da bu dengesizliğe karşı koymak için ortaya çıkmıştır. Onlar toplu sözleşme taraflarından çok daha fazlasıdır. Onlar demokratik karşı iktidar, koruma alanı ve çalışanların sesidir. Emeğin görünmez olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı yerde görünürlük yaratırlar ve sermayenin sınırsız dinamizmine gerekli sınırları koyarlar. Ancak bugün kendimize dürüstçe sormalıyız: Sendikalar bu rolü yeni gerçeklikte hâlâ aynı güçle yerine getirebiliyorlar mı?
Çünkü zorluklar derindir. Dijitalleşme, taşeron yapıları, platform ekonomisi ve yapay zekâ, çalışma dünyasını köklü bir şekilde değiştiriyor. Emek, katı yapılardan kurtuluyor, parçalanıyor, dışarıya devrediliyor, algoritmik olarak yönetiliyor. Çalışanlar, dayanışmanın yeşerebileceği ortak mekânı kaybediyor. Birçoğu güvencesiz, örgütlenmesi zor çalışma ilişkilerine giriyor – ve böylece sendikal varlığın neredeyse imkânsız hale geldiği bölgelere düşüyor...
Bu sadece ekonomik veya toplumsal bir sorun değil. Bu demokratik bir meydan okumadır. Çünkü emeğin görünmez hale geldiği, çalışanların yalnızlaştırıldığı ve politik olarak etkisizleştirildiği yerde, toplumumuz demokratik istikrarının temel bir unsurunu kaybeder...
İşte tam bu noktada iş yeri temsilcileri (Betriebsräte) sahneye çıkar. Alman ikili sisteminde sendikalar büyük toplu sözleşme politikalarını yürütürler, ancak çalışanların günlük haklarını işverene karşı doğrudan temsil edenler işyeri temsilcileridir. Onlar – tüm teorik tartışmaların ötesinde – günlük hayatta emeğin somut avukatlarıdır. Bir iş yeri temsilcisi sadece paragrafların uygulayıcı organı değildir. O, iş yerinde adalet duygusunun, eşit muamelenin ve insan onurunun koruyucusudur...
Ancak burada da rahatsız edici bir gerçekle yüzleşmeliyiz: Çalışanları susturmak sadece işveren tarafından gelmez. Bazen kendi yapılarımız içindeki stratejik kararlardan da kaynaklanır. Taşeron işçileri göz ardı eden bir iş yeri temsilcisi ya da göçmen çalışanların ihtiyaçlarını yeterince dikkate almayan bir sendika – çoğu zaman istemeyerek de olsa – aslında mücadele etmek istediği sorunun bir parçası haline gelir...
Bugün Almanya'da bu krizin üç somut ifadesini görüyoruz:
1. Platform ekonomisi ve kuryeler: 2021'de Berlin'deki Gorillas kuryelerinin kendiliğinden grevi yeni umutlar uyandırdı. Ver.di sendikasının desteğiyle bir toplu sözleşmeye ulaşıldı. Ancak şirketin 2023'te iflas etmesiyle bu kazanım dağıldı. Kuryeler yeniden korumasız kaldı. Bu şunu gösteriyor: Örgütlenme kalıcı olarak sağlam bir zemine oturmadığında ilerlemeler kırılgan kalır...
2. Taşeron işçilik ve Amazon: Amazon, Almanya'da on binlerce insanı istihdam ediyor, ancak önemli bir kısmı alt taşeron firmalar aracılığıyla çalışıyor. Bu çalışanlar işyeri temsilciliği seçimlerinde oy kullanamıyor. 2022'de bir lojistik merkezinde taşeron işçiler kendi iş yeri temsilciliklerini kurmaya çalıştığında, raporlara göre bu yasal önlemlerle engellendi. Burada demokratik katılım hakkının ne kadar kolay devre dışı bırakılabileceği görülüyor...
3. Genç ve stajyer temsilciliğinin (JAV) krizi: Bir otomotiv tedarik işletmesinde JAV seçimlerinde katılım sadece yüzde 12 idi. Ağırlıklı olarak meslek okulu ortamından gelen genç erkekler seçilirken, göçmen geçmişine sahip birçok genç çalışanın sesi duyulmadı. Bu sadece bir temsil sorunu değil. Bu, temsilin meşruiyetinin kendisinde bir krizdir...
Susturmak sadece dışarıdan gelmez! Kendi içinde yenilemeyen bir sendika hareketi, mevcut yapılar içinde farkında olmadan kendi iktidarsızlaşmasının zeminini hazırlar. Bürokratikleşmiş, tabanla bağını kaybetmiş ve yeni çalışma biçimlerini yeterince kavrayamamış bir sendikal anlayış, çalışanların güvenini kaybeder. Güven kaybolduğunda ise temsil anlamını yitirir...
Açıkça ele almamız gereken bir diğer sorun da, çalışan kesimi içinde – ve dolayısıyla sendikalar içinde – artan ırkçılık ve antisemitizmdir. İşte tam da bu noktada çoğu zaman sessiz kalınır. Oysa sessizlik kimseyi korumaz. Sessizlik, yalnızca aşılması gereken şeyi stabilize eder...
Bu nokta uzun zamandır sendikaların gündeminde olmalıydı. Çünkü adalet, dayanışma ve insan onuru için mücadele eden bir örgüt, kendi içindeki dışlamayı görmezden gelemez ve görmemelidir. Çalışanların haklarını savunan kişi, tüm çalışanların onurunu istisnasız savunmalıdır...
Rakamlar bunu doğruluyor: DGB'ye bağlı sendikaların üye sayısı 1990'da 11,8 milyondan bugün yaklaşık 5,6 milyona geriledi. Örgütlenme oranı Batı'da %16, Doğu'da %8'dir. 30 yaş altındakilerde bu oran sadece %9, göçmen işçilerde ise %7'dir. Bu rakamlar, susturulmanın somut boyutunu gözler önüne sermektedir...
Ne yapılmalı? Somut eylem noktaları...
Bugün ihtiyaç duyulan şey, sendika çalışmasının yeniden tanımlanmasıdır. Sadece retorik değil, yapısal bir değişim. İşte dört somut talep:
1. Yasa reformu: İş yeri temsilciliği yasası (Betriebsverfassungsgesetz) değiştirilmelidir. Taşeron işçiler, görev yaptıkları işletmede iş yeri temsilciliği seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olmalıdır...
2. Dijital üyelik: Sendikalar, düşük katkı paylı (örneğin ayda 2,50 Euro) dijital, kolay erişilebilir bir üyelik modeli sunmalıdır – İsveç sendikası Unionen örneğinde olduğu gibi...
3. Çok dilli temsil: 5.000'den fazla göçmen çalışanı olan işletmelerde zorunlu olarak bir göçmen temsilcisi (Migrantenbeauftragte) bulunmalıdır...
4. Platform çalışanları için yeni hukuki statü: "Bağımlı çalışan" kavramı yasal olarak genişletilmeli, böylece Uber, Lieferando, Gorillas gibi platformlar bu statüye dâhil edilmelidir...
Bu talepler sadece daha iyi çalışma koşulları değil, aynı zamanda daha adil bir toplum, daha dengeli bir ekonomi ve daha sağlıklı bir demokrasi anlamına gelmektedir...
Çünkü artık sadece çalışma koşullarıyla ilgili değil. Hangi toplumda yaşamak istediğimiz temel sorusuyla ilgilidir. Güçlü sendikalar sadece daha iyi ücretler için durmaz. Onlar daha adil bir düzen, daha dengeli bir ekonomi ve kendi toplumsal temelini ciddiye alan bir demokrasi için dururlar...
Bugün Almanya'da sessizliklerini bozmaya başlayan kuryeler, taşeron işçiler ve göçmen çalışanlar var. Onların sesi yarının toplu sözleşmesidir. Onlar, uzun süre görünmez olanların görünür hale geldiği yeni bir örgütlenme aşamasının habercisidir...
Ve belki de en önemli içgörü budur: Sessiz kalan emek sömürülür. Ama örgütlenen emek, yalnızca kendi koşullarını değiştirmekle kalmaz – tüm toplumu değiştirir…
*Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.







