Şimdiki zamanın azapları: Kara lastikten modern prangaya...

Şimdiki zamanın azapları: Kara lastikten modern prangaya...

 

Enver ŞAT yazdı...
[email protected]

Anadolu’nun kadim topraklarında mülkiyetin ve emeğin hikayesi, çoğu zaman bir yara izi gibi taşınır. Bu hikayenin en dilsiz, en mahzun öznesi ise kuşkusuz “azap”lardır...

Azaplık, genellikle ergenliğin eşiğinde, henüz on iki yaşında başlardı. Bir çocuk, çocukluğun oyun kokusu henüz üzerindeyken ailesinden koparılırdı. Sofrada bir boğaz eksilsin, eve üç beş kuruş fazladan girsin diye... Kimisi askerlik çağına kadar sabrederdi bu cendereye. Akli dengesi biraz “bulanık” olanın ise kaderi o bulanıklığın içinde, dizlerinde fer tükenene dek bir ömür boğaz tokluğuna ter dökmek olurdu...

Azaplık aslında bir çocuğun, ailesi eliyle “ağanın merhametine” terk edilmesiydi. Ne mesaisi belliydi bu emeğin ne de yarınına dair bir güvencesi. Efendisinin ambarlarını buğdayla, ahırını hayvanla doldururken; azap, kendi ömrünü bir sonraki güne sağ çıkabilmenin çaresizliğine hapsederdi...

İki çift kara lastik, bir takım urba...

Hatırlıyorum... Bundan elli yıl önce bizim köyümüzde de bir azap vardı. Benimle yaşıttı. Ailesine yıllık ücret olarak bir miktar buğday verilir; pazarlık iki çift kara lastik, bir takım urba ve birkaç parça çamaşır üzerinden bağlanırdı...

Annem merhametliydi; sofrada ekmeği bölerken bizi ondan, onu bizden ayırmazdı. Kardeş gibiydik. O bağ hiç kopmadı; hâlâ bir telefonun ucunda birbirimizin halini hatırını sorarız. Ancak her hikaye böyle bitmedi. Komşumuzun azabı olan bir başka akranımız, o çocukluk prangalarından kurtulup Ege’ye savruldu, turizmde çalıştı, dört dili yarım yamalak öğrendi, kendi işini kurdu. Kimileri için azaplık bir geçiş durağı oldu, kimileri içinse ömür boyu süren bir mahkumiyet. Ama hepsi, Anadolu’nun sınıfsal gerçeğinin omuzlarımıza bıraktığı ağır bir yük olarak belleklerimize kazındı...

Modern prangalar: Borç ve sömürü...

Bugün o “kara lastikli” çocukların dramı son bulmuş değil; sadece biçim değiştirdi. Bugünün çiftçisi, hukuken tapusuna sahip olduğu kendi toprağında modern zamanın azabı haline getirilmiştir. Mazot, gübre ve tohum gibi temel girdiler, sermayenin elinde birer kırbaç gibidir. Üreticinin alın teri, tekelci tüccarlar tarafından maliyetinin altında gasbediliyor...

Çiftçi, traktörünün kontağını her çevirdiğinde aslında bankalara ve küresel şirketlere olan “azaplık borcunu” ödemek için çalışıyor. Bir yanda borç içinde kıvranan üretici, diğer yanda astronomik maaşlarıyla haberlere konu olan tarım kredi kooperatifi yöneticileri...

Şehirlere baktığımızda tablo daha da karanlık. Asgari ücretin açlık sınırının altına itildiği, bir aylık emeğin tek bir kira bedelini dahi karşılamadığı bu düzende, işçi sınıfı modern azaplığın en ağır türünü yaşıyor. Emeklilerin durumu ise toplumsal çöküşün en çıplak ilanıdır: Yıllarca bu ülkeye değer katmış insanlar, bugün yaşamdan koparılmak isteniyor...

Fabrikaların yeni nesil kahyaları...

Bu düzen yalnızca ekonomik değil, baskıyla tahkim ediliyor. Toprağını ve suyunu savunan köylüye “Haddini bil” denilip kelepçe vuruluyor. İşçinin hakkını amasız fakatsız savunan dürüst sendikacılar hedef alınırken; işçinin sırtından geçinen sarı sendikacılar ödüllendiriliyor. Lüks saatleri, parıldayan yüzleri ve pahalı elbiseleriyle bu “sendikacılar”, işçiden çok birer sosyete mensubunu andırıyor. Onlar aslında fabrikaların yeni nesil kahyalarıdır; sömürünün vitrine konmuş halidir...

Aynı baskı, elinde kalemi olana da ulaşıyor. Halkı bilgilendiren namuslu gazeteciler tutuklamalarla sindirilmeye çalışılırken, havuz medyasının “halkla ilişkiler görevlileri” taltif ediliyor. Bunun son örneği; halka açık bir bilgiyi yazdığı için dört yıl sonra Gazeteci Bahadır Özgür’e açılan soruşturmadır...

Dün azaplar ağanın merhametine terk edilirdi; bugün ise koca bir toplum sermayenin insafına bırakılmak isteniyor. Ama tarih bize başka bir şey daha fısıldıyor: Azaplar el ele verdiğinde, kardeşleştiğinde, o sömürü düzeni çöker.

Bugünün azapları; işçiler, memurlar, çiftçiler ve emekliler kendi kaderlerini tayin etmek için ayağa kalktığında, güneş yalnızca efendiler için değil, bu toprağın gerçek sahipleri olan hepimiz için doğacaktır...

NOT: Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Taş aynı kuyu aynı!
Benzer Haberler