Irkçılığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Spor ve Toplum...

Irkçılığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Spor ve Toplum...

Birol KESKİN yazdı...

[email protected]

Spor sayfalarında yer alan bazı olaylar, ilk bakışta sadece oyunun içinde yaşanmış anlar gibi görünür. Oysa biraz dikkatle bakıldığında, bu anların çok daha geniş bir toplumsal bağlama işaret ettiği görülür. Saha, tribün ve soyunma odası; çoğu zaman düşündüğümüz gibi toplumdan ayrı, steril alanlar değildir. Aksine, dış dünyanın değerlerini, çelişkilerini ve kırılmalarını içinde taşıyan yoğunlaşmış mekânlardır...

Örneğin Afrika kökenli bir sporcunun maruz kaldığı ırkçı saldırıyı birkaç “kendini bilmez” ile açıklamak, meselenin derinliğini gözden kaçırmak olur. Bu tür olaylar, bireysel taşkınlıkların ötesinde, yapısal bir sorunun sahadaki yansımalarıdır. Irkçılık, tekil bir nefret eylemi değil; toplumsal olarak üretilen ve yeniden üretilen bir ilişki biçimidir. İnsanları sınıflandıran, kimini merkeze yerleştirirken kimini dışarıda bırakan bir düzenin sonucudur. Ve bu düzen, çoğu zaman açık tepkilerden çok sessizlikle varlığını sürdürür...

O genç sporcu sahaya yalnız çıkmaz. Onunla birlikte geçmişi, doğduğu coğrafyanın koşulları, göç deneyimi ve bu süreçte karşılaştığı zorluklar da sahaya taşınır. Yeni bir dil öğrenmek, yeni bir topluma uyum sağlamak, sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmek… Tüm bunlar, görünmeyen ama belirleyici yüklerdir. Bu nedenle spor, onun için yalnızca bir oyun değil; aynı zamanda bir var olma alanıdır. Ancak tam da bu alanın, yeniden dışlanma ve aşağılanma mekânına dönüşebilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkidir...

“Sporun dili evrenseldir” ifadesi sıkça kullanılır. Gerçekten de kuralların evrenselliği tartışılmaz. Ancak bu kuralları uygulayan bireylerin aynı evrensel değerleri içselleştirdiğini söylemek her zaman mümkün değildir. Fair play ilkesi, yalnızca yazılı bir norm olarak kaldığında anlamını yitirir. Çünkü fair play, kurallara uymanın ötesinde, eşitlik fikrinin kabulünü gerektirir. Bir sporcunun performansı alkışlanırken kimliği nedeniyle aşağılanması, bu ilkenin pratikte ne kadar zayıf kaldığını gösterir...

Takım sporları, teorik olarak bireyi dönüştürme potansiyeline sahiptir. Farklı geçmişlerden gelen insanların ortak bir amaç etrafında buluşması, dayanışmayı ve birlikte hareket etme becerisini güçlendirebilir. Ancak bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. Birey, sahaya çıkarken toplumsal olarak edindiği önyargıları da beraberinde getirir. Bu nedenle spor, çoğu zaman toplumu dönüştüren değil; mevcut toplumsal yapının bir yansıması olarak karşımıza çıkar...

Irkçılığın spor alanlarında görünür hale gelmesi, daha geniş bir siyasi ve sosyolojik bağlamdan bağımsız düşünülemez. Son yıllarda birçok ülkede güç kazanan popülist söylemler, kimlikler üzerinden ayrım üretmekte ve “öteki”ni bir tehdit unsuru olarak konumlandırmaktadır. Bu yaklaşım, yalnızca siyasi söylemde kalmayıp gündelik hayatın farklı alanlarına da sirayet eder. Tribünler, bu söylemlerin en doğrudan ve filtresiz biçimde ortaya çıktığı yerlerden biridir. Kalabalıkların anonimliği, bireysel sorumluluğun geri çekilmesine ve bastırılmış düşüncelerin daha kolay ifade edilmesine zemin hazırlar...

Tam da bu noktada, sporun içinde bulunduğu siyasi atmosferden bağımsız olmadığını açıkça söylemek gerekir. Irkçılığı sıradanlaştıran, göçmenleri ve farklı kimlikleri “tehdit” olarak kurgulayan siyasi hareketlerin yükseldiği bir dönemde, spor alanları bu dilin meşruluk kazandığı yerler haline gelmektedir. Bir siyasi partinin liderinin stadyumu dolduran taraftarlara “ötekileştirme” üzerinden seslenmesi ile tribündeki ırkçı tezahürat arasında bir kopukluk yoktur; ikisi aynı zihniyetin farklı tezahürleridir. Dolayısıyla sahadaki her ırkçı olay, yalnızca sporun değil, aynı zamanda içinden geçtiğimiz toplumsal ve siyasal atmosferin bir belirtisidir...

Bu tür olayların en dikkat çekici yönlerinden biri, zamanla sıradanlaşma riskidir. Irkçı söylemlerin “oyunun bir parçası” olarak görülmeye başlanması, hem sporun hem de toplumun etik sınırlarının aşınmasına neden olur. Bu noktada mesele yalnızca sporun kendisi değil; toplumun hangi değerler üzerine inşa edildiği sorusudur...

Peki, yapısal bir sorun olarak ırkçılığın spor alanında yeniden üretilmesi karşısında sadece “kınama” açıklamaları yeterli midir? Elbette değil. Dönüşümden söz edilecekse, bunun kurumsal bir sorumluluk ve sistematik bir eğitim anlayışıyla mümkün olduğu unutulmamalıdır. Spor kulüpleri, federasyonlar ve medya; yalnızca olay sonrası açıklama yapan değil, önleyici bir dil ve politika geliştirmek zorundadır. Bu, altyapıdan itibaren farklı kültürleri tanıyan, ayrımcılık karşıtı eğitimleri zorunlu kılan bir anlayışı gerektirir. Ayrıca fair play ilkesinin yalnızca sahada kalması değil, yönetim kurullarından taraftar gruplarına kadar tüm spor ekosisteminin işleyişine nüfuz etmesi sağlanmalıdır. Tribünlerde uygulanan dönüştürücü denetim mekanizmaları, pasif kalmayan bir yayıncılık anlayışı ve ırkçılığa sıfır tolerans ilkesi, bu mücadelenin somut araçlarıdır. Ancak tüm bunlar, toplumun genelinde ırkçılığın meşru bir siyasi dil olmaktan çıkarılmasıyla anlam kazanır...

Gerçek sporculuk, yalnızca fiziksel performansla sınırlı değildir. Aynı zamanda etik bir duruşu, eşitlik ilkesini ve karşılıklı saygıyı içerir. Rakibini kabul etmek, onu yalnızca oyunun bir parçası olarak görmek değil; onunla eşit bir zeminde var olmayı benimsemektir...

Sonuçta mesele, sporun ötesine geçer. İnsan, rekabet etmeyi öğrenmiştir; ancak birlikte ve eşit bir şekilde var olmayı hâlâ tam anlamıyla öğrenebilmiş değildir. Bugün ırkçı partilerin sıradanlaştığı, ayrımcılığın siyasetin ana akımına yerleştiği bir çağda, sporun bu kirli söylemlerden arınmış bir alan olarak kalması tesadüfe bırakılamaz. Spor, toplumun aynası olduğu kadar, aynı zamanda topluma karşı bir sorumluluk da taşır. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi ise yalnızca spor insanlarının değil, tüm toplumun bu mücadelede yanını belirlemesine bağlıdır...

*Sendikacı...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Ezilmenin İçinden Yayılan Koku...
Benzer Haberler