Birol KESKİN yazdı...
[email protected]
Ben bir bahçede doğdum.
Bahçesinde Malta eriği, dut, erik ve incir ağaçları olan eski bir evde…
Bir de kuyu vardı o bahçede. Çocukluğumun en berrak hatıralarından biridir o kuyu...
O zamanlar buzdolapları yoktu. Evlerde tel dolaplar olurdu; yiyecekler o tel dolapların içinde saklanırdı. Ama yaz sıcağı bazen yetmezdi. Babam rakısını serinletmek için kuyuya indirirdi. Yanına bir de karpuz salardı. Akşamüstü serinleyen rakısından bir yudum alırken, kuyudan çıkarılmış o buz gibi karpuzu kesip yerdi...
Şimdi düşünüyorum da, buzdolabının soğuğuyla kuyunun serinliği aynı şey değilmiş. Biri elektrikle çalışan bir makine, diğeri toprağın nefesiydi...
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki, o sahneler artık yalnızca hatıraların içinde yaşayan küçük hayat parçaları...
Belki yokluk içinde büyüdük. İstanbul gibi bir şehirde bile hayat bugüne göre çok daha sade, çok daha sınırlıydı. Ama o sadeliğin içinde hayatın kendisi vardı. Toprağın kokusu vardı. Ağaçların gölgesi vardı. Dalından koparılan meyvenin tadı vardı...
Aradan yarım asır geçti.Dünya bambaşka bir yerden bambaşka bir yere geldi...
Bugün o günleri kızıma anlatsam, eminim dikkatle dinler. Ama büyük ihtimalle hayal etmekte zorlanır. Çünkü onun çocukluğu oyun parklarında, benimki ağaçların arasında geçti. Onun meyvesi market poşetinde geldi, benimki dalından koparıldı. İkisi de meyve ama biri sadece yiyecek, diğeri bir hatıra...
Bazen kendi kendime sorarım:
Acaba o zamanlar daha mı mutluyduk?
Bugün birçok şeye sahibiz. Bir zamanlar zenginlerde görüp imrendiğimiz pek çok şey artık hayatımızın bir parçası. Ama insanın içindeki o tuhaf eksiklik hissi yine de kaybolmuyor.Çünkü insan, sahip oldukları arttıkça daha fazlasını istemeyi sürdürüyor...
Ama insanın içindeki bazı duygular hiç değişmiyor...
Ben Malta eriklerinin, zurna çiçeklerinin, incirin ve hatta keçiboynuzu ağaçlarının olduğu bir bahçede büyüdüm. Dutluklar vardı. O meyvelerin tadını biliyorduk. Dalından koparıp yemenin ne demek olduğunu biliyorduk...
Bugün o meyveleri ancak market raflarında ya da pazarlarda görebiliyoruz.Bu bile başlı başına bir kayıp değil mi?
Bir ağacın gölgesinde büyümek…
Bir bahçenin içinde çocuk olmak…
Toprağın kokusunu tanımak…
Zamanla insanlar şehirlere sürüklendi. Önce umutla geldiler, sonra betonun arasında kayboldular. Büyük şehirlere doğru aktılar. Çünkü fırsat eşitliği sağlanmadı. İnsanlar daha iyi bir hayat kurmak için doğdukları topraklardan kopmak zorunda kaldı. Şehir onları içine aldı ama hiçbir zaman tam olarak kucaklamadı...
Ama o büyük şehirler.Bugün bana göre insanların yaşadığı yarı açık hapishanelere benziyor.
İnsanlar özgür olduklarını düşünüyorlar.
Ama çoğu zaman değiller...
Apartman denilen, rezidans denilen o gösterişli binaların içinde insanlar farkında olmadan daralan hayatların içine sıkışıyor. Her biri birer hücre gibi. İnsanlar yüksekte oturdukça yere, toprağa, birbirlerine yabancılaşıyor. Asansörlerde karşılaştıkları komşularının adını bile bilmiyorlar. Beton yükseldikçe, insanın doğayla bağı biraz daha kopuyor...
Ve ben bazen kendime şu soruyu soruyorum:
Bu gidişle insanlık yarına ne bırakacak?
Belki de yarın, bugün kaybettiklerimizi arayan çocuklar olacak. Ellerinde fotoğraflar, "Gerçekten böyle bahçeler var mıydı?" diye soracaklar.
Belki de cevap sandığımızdan çok daha basit.
Belki de en büyük kaybımız, ağaçları değil… O ağaçların altında büyüyen çocukluğu kaybetmiş olmamızdır...
* Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








