Yanılgı...

Yanılgı...

Birol KESKİN'den...
[email protected]

Giriş: 23 Nisan için ezber bozan bir not...

Her 23 Nisan’da ulusal egemenlik coşkuyla kutlanır. Oysa son bir asırdır bu egemenlik sürekli olarak darbe vesayetlerine, ekonomik bağımlılıklara ve sınıfsal tahakküme uğradı. Bugün Cumhuriyet bir yok oluş krizindeyse, bunun nedeni Atatürk’ü az anmamız değil, tam tersine methiye kültürüyle onun devrimci yöntemini boşaltmamızdır...

Bugünün krizini anlamak için tarihteki en net uyarıya bakmak yeterlidir: Amerikan mandası. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’dan ve çeşitli çevrelerden gelen “Amerikan mandası” tekliflerine karşı Atatürk’ün cevabı netti: “Ya bağımsızlık, ya ölüm.” Hatta Sivas’a eğitimini yarıda bırakarak gelen bir tıp öğrencisi, “Eğer bir gün mandayı kabul edecek olursanız, sizin de karşınıza dikilirim” diyebilecek kadar kararlıydı. İşte egemenlik bilinci budur. Bugün ise aynı Amerika’nın büyükelçisi neredeyse “Türkiye valisi” gibi konuşabiliyorsa, bunun nedeni mandayı reddeden iradenin yerini methiyenin almasıdır...

1. Methiye, Gerçekliği Örten Bir Sis Perdesidir...

Birilerine methiye düzmek, kahramanlaştırmak ilk bakışta saygı gibi görünse de şimdiye dek bir şey getirmediği kesindir. Atatürk’ün adı her gün anılıyor, heykelleri her meydanda, sözleri her afişte. Ama kurumları çökmüş, ekonomik bağımsızlık elden gitmiş, halk karar mekanizmalarından uzaklaştırılmış bir cumhuriyet var ortada...

Amerikan mandası tarihte reddedildi, ama bugün aynı mandanın ekonomik versiyonu –IMF kemer sıkma politikaları, ABD üsleri, döviz krizleri ve borç tuzağı– kapımızda duruyor. Methiye bu gerçeği gizler. Oysa asıl sorulması gereken şudur: Mandayı reddeden halkın torunları, neden bugün aynı emperyalist merkezlerin dayattığı politikalara sessiz kalıyor?

Methiye, edilgen bir eylemdir. Atatürk’ü “kutsal bir baba” haline getirerek eleştiriyi felç eder, örgütlü halk hareketini simgesel bir saygıya hapseder. Oysa Atatürk’ün asıl mirası, halkın kendi iradesine güvenmesidir. Sivas’ta bir tıp öğrencisinin “manda kabul ederseniz karşınıza dikilirim” diyebilmesi, işte bu mirasın ta kendisidir. Bugün aynı cesareti gösteremiyorsak, kahramanları seyretmeye alıştırıldığımızdan, yapmaya değil...

2. Egemenlik Kahramanlarla Devredilmez...

Kurtuluş Savaşı, kahramanlar sayesinde değil, halkın örgütlü direnişi ve emperyalizme karşı topyekün savaşı sayesinde kazanıldı. Mustafa Kemal’in liderliği elbette tarihseldir, ama o liderlik sürekli olarak “halkın iradesi”ne vurgu yaptı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, bu yetkiyi kendinde ya da bir avuç elit tabakada toplamadı...

Amerikan mandasını reddeden o irade, bugün aynı Amerika’nın şirketlerine, bankalarına ve askeri üslerine karşı neden suskun? Çünkü egemenlik, kahramanlar üzerinden temsil edilmeye başlandı, halkın doğrudan katılımının önü kesildi...

Oysa bugün ne yazık ki egemenlik, seçimle işbaşına gelen birkaç kişinin insafına terk edilmiştir. Taban demokrasisi yerine tepe liderliği, katılım yerine temsil, ortaklaşa yönetim yerine atama usulü egemen olmuştur. Bu durum, cumhuriyeti bir “yok oluş krizine” sürüklemiştir...

3. Krizi Aşmanın Yolu, Mücadeledir...

Krizden çıkış, ne yeni kahramanlar yaratmak ne de eskileri daha çok anmaktır. Çıkış yolu, egemenliğin yeniden halka iade edilmesi için somut adımlardır:

· Ekonomik egemenlik: Toprak, su, enerji, üretim araçları ve ticaret kolektif olarak yönlendirilmelidir. Planlama, kamuculuk, kooperatifçilik ve kaynakların ortaklaşa kullanımı şarttır. Amerikan mandasını reddeden bir ülke, bugün neden ABD merkezli borçlanma araçlarına ve özelleştirmelere teslim olmuştur? Bu soruyu sormadan methiye etmek, ihanettir...

· Doğrudan katılım mekanizmaları: İşçi konseyleri, mahalle meclisleri, kooperatifler, halk vetosu ve zorunlu geri çağırma gibi araçlar, seçimlerin tıkandığı her noktada devreye sokulmalıdır...

· Vesayete karşı sürekli savunma: Ne emperyalizmin ve sömürgecilerin, ne sermaye gruplarının, ne de içerideki herhangi bir güç odağının egemenliği gasp etmesine izin verilmemelidir...

Egemenlik Devredilmez, Parçalanamaz...

Ulusal egemenlik, bir bayram günü hatırlanıp unutulan nostaljik bir hatıra değildir. Her gün yeniden savunulması gereken mücadeleci bir demokratik duruştur...

Amerikan mandası tarihte reddedildi ama bugün ekonomik ve siyasal olarak geri dönmüştür. Mandacı zihniyet artık doğrudan “vali” gibi büyükelçiler göndermekte, yerli işbirlikçileri aracılığıyla halkın iradesini hiçe saymaktadır. Atatürk’e saygı, onun “ya bağımsızlık ya ölüm” diyerek başlattığı yolda örgütlü halk iradesini bugün de var etmekle olur. Methiye bizi kurtarmaz. Kurtaracak olan, halkın kendi egemenliğini bizzat sahiplenmesidir...

Bu yüzden diyoruz ki: Egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Ne bir lidere, ne bir partiye, ne de dış güçlere devredilemez. Ve asla – asla – emperyalizmin ve sömürgecilerin insafına bırakılamaz...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Emek, Temsiliyet ve Susturulan İktidar: Almanya'da Sendikaların Yeni Sınavı...
Benzer Haberler