*Birol KESKİN'den 1 Mayıs yazısı...
1 Mayıs yaklaşırken, emek ve adalet üzerine konuşmak sadece bir gelenek değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Türkiye’de 1 Mayıs sadece bir bayram değil; uzun yıllardır korku, bastırma ve hafızayla şekillenen bir mücadele günüdür. Özellikle Taksim 1 Mayıs 1977 gibi kırılma anları, toplumun hafızasında derin izler bıraktı. Bu olaylarda hayatını kaybedenlerin faillerinin tam olarak yargı önüne çıkarılamaması, hâlâ önemli bir tartışma konusudur...
Tüm bu tarihsel yükün, ötesinde değişmeyen bir gerçek var: emekçilerin yaşam mücadelesi. Bugün Türkiye’de milyonlarca çalışan için geçim koşulları giderek ağırlaşmaktadır. 2026 yılında net asgari ücret 28.075 TL olarak belirlenirken, Türk-İş’in Mart 2026 verilerine göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken aylık gıda harcaması (açlık sınırı) 32.793 TL’ye ulaşmıştır. Yoksulluk sınırı ise 106.817 TL seviyesindedir...
Bu tablo bir kriz değil, süreklileşmiş bir gerçekliktir...
Bu rakamlar, asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığını göstermektedir. Özellikle gıda enflasyonu son 12 ayda %38,86 oranında artmış, yıllık ortalama mutfak enflasyonu ise %39,30 seviyesinde gerçekleşmiştir. Nominal ücret zamlarına rağmen reel alım gücündeki erime, düşük ve orta gelirli hanelerde çalışan yoksulluğunu derinleştirmektedir. Güvencesiz çalışma koşulları, yüksek yaşam maliyeti ve artan temel ihtiyaç fiyatları, emeğin değerini her geçen gün daha da aşındırmaktadır...
Bu tablo içinde özellikle madencilerin direnişi, sadece bir sektörün değil, tüm emek dünyasının sesi haline gelmektedir. Soma Maden Faciası gibi acı tecrübeler hâlâ hafızalardayken, iş kazaları ve iş cinayetleri sorunu devam etmektedir. İSİG Meclisi’nin verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de en az 2.105 işçi çalışırken hayatını kaybetmiştir; bu, her gün ortalama 6 işçinin iş cinayetlerinde yitirildiği anlamına gelmektedir...
Ancak burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Neden herkes aynı şekilde ses çıkaramıyor? Bu sorunun cevabı, bireysel cesaret eksikliğinde değil; sistemin yarattığı güvencesizlik ve geçim baskısında yatmaktadır. İşini kaybetme korkusu, artan yaşam maliyetleri ve aile sorumlulukları, birçok çalışanı sessizliğe iten somut faktörlerdir. Bu yüzden mesele bireyleri yargılamak değil, korkusuzca hak arayabileceği bir toplumsal zemin inşa etmektir...
Ne yazık ki mevcut sendikaların büyük bölümü, işçinin sesi olmaktan çıkmış, patronla aynı masada oturan, grevleri engelleyen, arabuluculuğu teslimiyetçilikle karıştıran bürokratik aygıtlara dönüşmüştür. Dayanışma aidatları toplanır ama mücadele üretilmez; toplu sözleşme masalarında enflasyonun altında zamlar imzalanırken, sendika yöneticilerinin kendi ayrıcalıkları artar...
Grev yasakları, yüksek mahkeme kararları ve 6356 sayılı yasanın daraltıcı yorumları, sendikaları işçinin kalesi olmaktan çıkarıp sistemin emniyet sübabına dönüştürmüştür. Tarih ise açıkça göstermiştir ki, işçi sınıfının asıl büyük kazanımları, hiçbir zaman bu kurumsallaşmış, statükocu sendikalarla değil; tabandan yükselen, yasadışı ilan edilen, fiili grevlere ve iş yeri işgalleriyle kendini var eden direniş komiteleriyle kazanılmıştır...
Madencinin korkusu göçükse, kuryenin korkusu trafikte ya da yolda ölmek; temizlik işçisinin korkusu sigortasız ve güvencesiz sömürülmek; stajyer gençlerin korkusu belirsiz bir gelecek; kadın emekçilerin korkusu ise taciz ve ayrımcılıktır. Farklı görünümlü bu korkular, aynı yapısal sorunun ürünüdür: emeğin yeterince korunmadığı, yaşam maliyetinin hızla arttığı bir ekonomik düzen...
Yine de bir gerçek değişmiyor: Sessizlik, haksızlığı büyütür. Haklar, kullanılmadığında zayıflar; savunulmadığında yok olur. Bu yüzden ses çıkarmak yalnızca bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluktur...
1 Mayıs, sadece bir anma günü değil; aynı zamanda emeğin değerini ve adaleti hatırlatma günüdür. Daha insanca bir yaşam, ancak kolektif çaba ve örgütlü mücadeleyle mümkün hale gelebilir. Bugün sorulması gereken soru, korkuya rağmen nasıl konuşulacağı değil; bu korkuları aşacak, hakları kalıcı kılacak örgütlü yapıların nasıl güçlendirileceğidir...
Tarihte hiçbir hak, lütuf olarak verilmemiştir. Her kazanım, bedeli ödenerek alınmıştır. Sınıf bilinci bir meydana sığmaz; o, her gün iş yerinde “bu kadar yeter” diyebilmekte, iş arkadaşına “hayır” diyebilmekte, sessizce bir direniş ağı kurmakta filizlenir...
Bu 1 Mayıs’ta meydanlar kısıtlanabilir, ancak emeğin onurlu mücadelesi her gün devam etmektedir...
Onurlu bir yaşam lütuf değildir. Ya onu birlikte söküp alırsın, ya da sessizliğin içinde yavaşça kaybedersin...
EMEĞİN BAYRAMI KUTLU OLSUN....
DAYANIŞMAYLA...
* Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








