"KEKİK KOKULU ZAMANLAR "

Cemal AKÇA yazdı...
[email protected]

Berin Uyar’ın imzalı kitabını alalı tam iki hafta oldu. Belki 215 sayfalık bir eser için iki hafta uzun bir süre gibi görünebilir; ancak ben bu kez hiç yapmadığım bir şeyi yaptım...

Kitabı, her satırın altını çizerek, sindire sindire okudum. Çünkü bu roman sadece ismindeki o kekik kokusunu taşımıyor; her sayfasında derin bir edebiyat estetiği barındırıyor. En azından benim dünyamdaki karşılığı bu oldu...

Kitabın daha ilk satırlarında kendinizi devasa bir zaman tünelinin içinde buluyorsunuz. Bu öyle bir tünel ki; karanlık koridorlarında ilerlerken, ana yolun içinden dallanan başka hikâyelerle, başka hayatların tünelleriyle karşılaşıyorsunuz. Yolculuk boyunca o karanlığın içinde kaybolurken, aslında ışığı arayanların izini sürüyorsunuz...

Kitabın özetini anlatıp o büyülü atmosferi bozacak değilim; ancak neden "edebiyat kokuyor" dediğime dair küçücük bir kanıt...

“Gözyaşları öyle aniden geldi ve doldurdu ki gözpınarlarını; ağırlaşarak suya gömülmekte olan güneşi, su dolu bir bardağın arkasından izlemiş gibi oldu.”

İşte bu cümledeki zarafet, kitabın genel ruhunu özetliyor. Bu zaman tüneli; tarihimizin en karanlık dönemlerinden biri olan 12 Eylül’ün zifiri karanlığındaki hapishanelere götürüyor bizi...

O soğuk duvarlar arasında umudunu yitirmeyenlerin, avludaki betonların arasından baş veren minicik bir ot parçasına tutunarak hayata bağlananların hikâyesi bu...

Kitapta beni en çok sarsan bölümlerden biri, o imkânsız umudun tasviriydi:

"Bu minik filiz o günden sonra hepimizin ortak tutkusu oldu. Ne olduğuna dair tahminler yürütüyor; eğer yeterince büyürse ona tırmanıp bu duvarları aşabileceğimizi bile hayal ediyorduk. Bu minik misafirimize her gün gizlice su vermeye başladık. Havalandırmaya çıkmaya üşenenler bile artık dışarıya hoplaya zıplaya, bir çocuk heyecanıyla çıkıyordu. Bu minicik yeşillik aramıza sıcaklık, güzellik ve tarif edilemez bir umut taşımıştı...

Ve bir gün, aniden tepesinde bir tomurcuk beliriverdi. Sevinçten deliye döndük; onu evladımız gibi sahiplenmiştik. Sanki hepimiz birer anne, birer büyükanne oluyorduk. O minik çiçek için ne çok öykü yazdığımızı hatırlıyorum. Ama bu öyküleri mektuplarımızda asla yazmadık. Çünkü biliyorduk ki; tüm mektuplar tek tek okunuyordu ve bir gardiyan çiçeğimizi ihbar edebilirdi..."

İşte bu kitap; aşkın, acının ve en önemlisi de edebiyatın gücüyle harmanlanmış bir direniş öyküsü. Kelimelerin gücüyle o soğuk parmaklıkları nasıl eritebileceğinizi gösteriyor...

Kalemine, yüreğine sağlık Berin Abla. Umarım en kısa zamanda o dönemde dayına yazdığın mektupları da derler ve biz okurlarınla paylaşırsın. O mektupların da en az bu roman kadar ruhumuza dokunacağına eminim...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Fırtınalı yıllardan anılar 1970 - 1990 Mustafa Yıldırımtürk 'ün kitabı...
Benzer Haberler