Kadir ÇELİK yazdı...
Türkiye’de İslamcılık, sanıldığı gibi iktidara karşı gelişmiş bir siyasal itiraz hattı değildir. Aksine, Türkiye’de İslamcılık tarihsel olarak devletin siyasal tahayyülü içinde şekillenmiş, onun güvenlik algısıyla hizalanmış ve milliyetçilikle eklemlenmiş bir ideolojik formdur. Bu nedenle burada İslam, iktidarı sınırlayan bir ahlak ve inanç alanı değil; devletin bekasını tahkim eden bir siyasal dolgu malzemesi olarak iş görür...
Bu eklemlenme rastlantısal değildir. Türkiye’de İslamcı kesimler siyasete toplumsal adalet ya da evrensel bir İslami etik perspektifinden değil, devletin gözünden bakar. Siyaset, onlar için iktidarı denetleme alanı değil; devletin bekasını savunma zeminidir. Bu yüzden İslamcılık, Türkiye’de neredeyse her tarihsel momentte muhalif değil, devletçi bir refleks üretmiştir. İktidar değişir, söylem değişir; fakat İslamcı siyasetin devlete yaslanma ihtiyacı değişmez...
Bu durum en çıplak hâliyle dış politikayla ilgili meselelerde görünür olur. Türkiye’de İslamcı çevreler Gazze söz konusu olduğunda Filistinli kesilir, Hamas’ı göklere çıkarır, onu bir “direniş ve kurtuluş hareketi” olarak yüceltir. Camilerde hutbeler okunur, meydanlarda dualar edilir, İslami dayanışma söylemi en yüksek perdeden dile getirilir. Ancak aynı kesimler Rojava söz konusu olduğunda, aynı İslami duyarlılığı bir anda terk eder. Çünkü burada belirleyici olan ümmet değil, devletin tehdit algısıdır...
Rojava’da Kürtler özne olduğunda, İslamcı söylem hızla değişir. Rojava yönetimi “bir terör hareketi” olarak lanetlenir, gayrimeşru ilan edilir, hatta İslam dışı olmakla suçlanır. Aynı İslamcı çevreler, Rojava’da kadınların, çocukların, sivillerin bombalanmasına karşı ya derin bir sessizliğe gömülür ya da bunu açıkça ya da dolaylı biçimde meşrulaştırır. Gazze’de bombalanan çocuklar için dökülen gözyaşları, Rojava’da bir anda yok olur. Bu bir çifte standart değil; devletçi İslamcılığın genetik işleyişidir...
Burada mesele Hamas’ın ya da Rojava’nın siyasal niteliği üzerine bir tartışma değildir. Mesele, Türkiye’de İslamcı siyasetin adaleti evrensel bir ilke olarak değil, devlet merkezli bir filtreyle ele almasıdır. Kim mazlum, kim terörist; kim direnişçi, kim tehdit — bu ayrımı belirleyen Kur’anî bir ahlak değil, devletin güvenlik doktrinidir. İslamcı söylem bu doktrini sorgulamaz; onu dinî bir dille yeniden üretir...
Bu noktada Türk-İslam sentezi belirleyici bir rol oynar. Türkiye’de hâkim İslamcılık, ümmeti Türklüğün sınırları içine hapseden, İslam’ı milliyetçiliğin hizmetine sokan bir ideolojik formasyondur. Bu sentez sayesinde İslam, Kürtlerin siyasal taleplerine karşı bir bastırma aracına; devlet şiddetini meşrulaştıran bir dile dönüşür. İslamcıların büyük oranda aynı zamanda Türkçü ve devletçi olmaları bir çelişki değil, bu sentezin doğal sonucudur...
Dolayısıyla Türkiye’de İslamcılığın sorunu ahlaki tutarsızlık olmakla birlikte, siyasal konumlanmadır. Bu tarz İslamcılık, zulme karşı değil; zulmün hangi koşullarda meşru sayılacağını belirleyen bir ideolojik araçtır. Gazze’de direniş kutsanır, Rojava’da direniş lanetlenir. Çünkü biri devletin dış politika anlatısına uygundur, diğeri ise devletin iç düşman kategorisine dahildir...
Sonuç olarak Türkiye’de İslamcılık, bağımsız bir inanç alanı değil; devletin ideolojik eko sistemi içinde var olan bir aparattır...
İslam burada bir vicdan dili üretmez; devletin güvenlik siyasetini islami kılıklı ahlaki bir çerçeveye büründürür. Bu gerçek görülmeden ne İslamcılık anlaşılabilir ne de Türkiye’de din–siyaset ilişkisi sahici biçimde tartışılabilir...








