*Birol KESKİN gerçekleri sizin için yazdı...
[email protected]
“Yıllarca komünizmle mücadele ettim.Demek ki boşunaymış.” Bu söz, bugün bir yılı aşkın süredir tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu tarafından söylendi ve aslında Türkiye’nin yarım yüzyıllık tarihine düşülmüş en ağır itiraflardan biri...
Çünkü Türkiye’de uzun yıllar boyunca toplumun önüne tek bir düşman konuldu: Komünizm. Devlet, medya, siyaset ve eğitim sistemi bu korkuyu sürekli besledi. Üniversitelerde okuyan gençler “komünist” diye damgalandı. Fabrikalarda hak arayan işçiler “komünist” diye fişlendi. Solcu gençler işkenceden geçti. İdam sehpaları kuruldu. Bir kuşak bilinçli şekilde yok edildi...
Bugün 70–80 yaşına gelen birçok insan hayatının önemli bir bölümünü “komünizmle mücadele” içinde geçirdi. Ve yıllar sonra bir baba çıkıp, bu sözüyle aslında tüm ideolojik mücadelelerin boşunaymış olabileceğini itiraf ediyor. Aslında bu cümle Türkiye’deki büyük tarihsel yanılgıyı anlatıyor...
Çünkü komünizme karşı verilen bu ideolojik mücadele sırasında toplum başka bir yöne sürüklendi. Devlet, komünizme karşı panzehir olarak dini eğitimi ve muhafazakâr kadroları teşvik etti. İmam Hatip okulları büyütüldü. Bu okullardan yetişen kuşakların devletin her kademesine girmesinin yolu açıldı. Bugün Türkiye’nin bürokrasisinde, siyasette ve kamusal alanda bu kadroların belirleyici olduğu bir gerçek. Kimse burada bireylerin zekâsını tartışmıyor. Elbette bu gençlerin içinde zeki ve başarılı insanlar vardı. Ancak sistem onları belirli bir ideolojik yönelim içinde yetiştirdi....
Ve şimdi toplumdan hem dindar hem laik, hem itaatkâr hem demokrat, hem gelenekçi hem özgürlükçü olması bekleniyor. Bu mümkün mü? Belki de asıl trajedi şudur: Yıllarca komünizm korkusuyla büyütülen toplum, sonunda ne komünist oldu ne demokrat. Ortaya çıkan şey ise ideolojilerden çok daha tehlikeliydi: değerlerini yitirmiş bir toplum...
Daha da önemlisi, bu süreç yalnızca siyasal bir dönüşüm yaratmadı. Toplumsal bir çürümenin de kapısını araladı. İki kültür arasında sıkışmış, köksüz bir kimlik içinde büyüyen kuşaklar ortaya çıktı. Ne tam anlamıyla modern bir toplum olabildik, ne de geleneksel değerleri koruyabildik. Ortada tuhaf bir boşluk oluştu...
Bu boşluk içinde ise ahlaki ölçüler hızla aşındı. Haklı ile haksız arasındaki çizgi bulanıklaştı. Doğru ile yanlış arasındaki fark giderek silindi. Her şeyin bir değeri oluştu. Her şeyin bir fiyatı oluştu. Para kazanmanın önüne geçen hiçbir ilke kalmadı. Toplum, paranın ölçü olduğu bir düzenin içinde yaşamaya başladı...
Ve işçi bile kendi bayramına düşman edildi. Dünyanın belki de hiçbir ülkesinde görülmeyecek bir şekilde, Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı işçiye yabancı bırakıldı; komünizm korkusuyla “1 Mayıs Bahar Bayramı” adı verildi. Buna rağmen bazı işçiler bayramı kutlamayı sürdürdü, ama çoğunluk komünizm korkusuyla alkış olamadı. Bir sonuç ortada: toplum kendi bayramından bile uzaklaştırıldı...
Elbette bu düzenin kazananları da oldu. Bu süreç içinde yeni bir zenginler sınıfı, yeni bir sermaye çevresi ortaya çıktı. Kendi kapitalistlerini yaratan bir sistem doğdu. Vergi avantajları, kamu imkânları ve ayrıcalıklarla büyüyen bu kesimler, çocuklarını özel okullarda okutabilen, istedikleri hayat standartlarına kolayca ulaşabilen bir konuma geldi. Ve doğal olarak, bu düzen en çok onların işine yaradı. Bu yüzden bugün yaşanan bütün çürüme, bütün adaletsizlik ve bütün yozlaşmaya rağmen bu sistemi savunan en güçlü kesimler de yine onlar...
Oysa belki de asıl çelişki, yıllarca komünizmi düşman bellemiş bir toplumun, farkında olmadan kapitalizmin kucağına itilmesidir. Komünizmle mücadele adına kurulan düzen, aslında kapitalizmin Türkiye’de kök salması için gereken zemini hazırladı. Devlet eliyle yaratılan muhafazakâr burjuvazi, piyasa toplumunun önünü açtı; kamusal olan her şey özelleştirildi, toplumsal değerler metalaştı...
Emek bayramı işçiye yabancılaştırılırken, ulus devletin koruyucu duvarları aşındı, demokrasi ise sermayenin çıkarları doğrultusunda işlevsizleştirildi. Kapitalizm, kendi mantığı gereği, Türkiye’yi çürüttü, kapitale yem etti, geriye yalnızca çıkar ilişkilerinin ve ahlaki yozlaşmanın hüküm sürdüğü bir boşluk bıraktı. Ve işte bu boşlukta, bir zamanlar “komünizmle mücadele” diye yola çıkanların bir kısmı bugün sistemin en güçlü savunucularına dönüştü. Çünkü kapitalizm, kendine eklemlediği herkesi nihayetinde kendine benzetir; ister komünizm düşmanı olsun, ister dindar, ister laik. Sonuçta ortaya çıkan tablo, ideolojilerin ötesinde, sistemin kendi zaferidir...
Yıllarca yanlış bir düşman tarif edilirse, sonunda toplum kendi yarattığı düzenin içinde sıkışıp kalır. Bugün yaşanan da tam olarak budur. Bir zamanlar “Komünizmle mücadele” diye kurulan düzenin, bugün kendi insanlarını bile hedef alması bunun en açık göstergesidir. Asıl yaman çelişki, belki de budur: Bir kuşak komünizmi yendiğini sanırken, aslında kapitalizme teslim olmuştur. Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Ne yaman çelişkidir bu?
*Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








