Hatıraların İçinden Geçen Tarih...

Hatıraların İçinden Geçen Tarih...

*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]

Hatıraların içinden geçen tarih…
Yetmişlerin başı…

Takvim yapraklarında yazan tarih çocuk aklıma bir şey ifade etmiyordu ama evimizin kapılarında bekleyen silahlı adamlar ediyordu. 12 Mart — aslında 1971'di. Hafıza bazen yılları karıştırır ama duyguları asla. Sıkıyönetim ilan edilmişti. Babamın siyasiliği yüzünden evimiz artık yalnızca bir ev değildi; izlenen bir yerdi. Ön kapıda polis, arka bahçe kapısında jandarma… Çocuk kalbim ilk kez "devlet" denen kavramla o gün tanıştı. Oyuncak gibi hafif değil, demir gibi ağır bir kelimeydi. Aramalar, sorular, sert bakışlar…

Ve tam o günlerde kardeşimin hastalanışı. Babamın gözaltında olduğu günlerde kardeşim hastaneye kaldırıldı. Teşhis: zatürre. Evde korku, hastanede endişe… Bir çocuğun zihninde bu iki duygu birleşince hayat erkenden büyütür insanı. Ama kader bazen direnci sever. O hasta çocuk bugün profesör doktor. Belki de hayat, o günleri unutmayalım diye onu yaşattı...

O yıllar radyonun evin kalbi olduğu yıllardı. Haber saatinde herkes susar, spikerin sesi duvarlara çarpıp odayı doldururdu. Sonra bir gün mahallede bir ilk oldu: televizyon. Bizim evde. 1973-74 yılları… Radyonun başında bekleyen büyükler, haritalar, hararetli konuşmalar… Adını ilk kez o zaman öğrendiğim bir ada: Kıbrıs. Barış Harekâtı günlerinde akşam haber saatlerinde komşular sandalyelerini alıp gelir, salon küçük bir sinema salonuna dönerdi. O görüntüler, anlatılan zulümler, korkular, beklentiler… Ve o günlerin sesi: Hasan Mutlucan'ın kahramanlık türküleri. O türküleri dinlerken çocuk kalbim hem ürperir hem gururlanırdı; sanki tarih bir anda odanın ortasında belirir, hepimize dokunurdu. O günler anlatılanlar, duyulanlar… Her Türk genci gibi benim hafızama da kazındı. Çünkü bazı olaylar sadece tarih değildir; kimliktir...

Yetmişli yıllar sadece ülkenin değil, bizim evin de takip edildiği yıllardı. Lise öğrencisi ablamın polis takibiyle okula gittiği günleri hatırlıyorum. Sabah evden çıkışı, arkadan bir polisin onu izleyişi… Daha hayatın başındaki bir genç kızın adımlarının bile kayda geçirildiği bir dönemdi. Çocuk gözlerimle anlam veremezdim; bugün o yılların sertliğini daha iyi anlıyorum...

Sonra lise yıllarım… İnsan kendini ilk kez o yaşlarda sorgular. Kim olduğunu, neye inandığını. Ama aslında tohumlar çok daha önce atılmıştı. Sol düşünceyle tanışmam babamla başladı. Onun siyasiliği yüzünden evimiz izlenirken, onun kitaplarıyla büyüdüm. Sohbetleri, duruşu, adalet anlayışı… Lisede başlayan sorgulama, babamdan devraldığım mirasla birleşince adalet duygum keskinleşti. Üniversitede iyice şekillendi bu bilinç. Önce evde filizlendi, sonra okulda yeşerdi...

O yılların hafızama kazınan iki acı sahnesi oldu. Biri 1977'nin 1 Mayıs'ı… Taksim Meydanı'nda umutla toplanan kalabalığın bir anda korkuya, çığlıklara ve ölüme dönüşmesi. İkincisi 1978'de Türkiye İşçi Partili yedi gencin yatak odalarında boğularak öldürülmesi. Hayatlarının baharında susturulan genç hayatlar… O haberin yarattığı sessizliği hâlâ hatırlıyorum. Bu olaylar benim dünyaya bakışımı sertleştiren, adalet duygumu keskinleştiren kırılma anlarıydı...

Üniversite… Seksenlerin başı. Tartışmalar, bildiriler, toplantılar, fikir geceleri… Gençlik örgütlerinin içinde kolektif düşünmeyi, dayanışmayı öğrendim. Siyaset benim için kariyer değil, bilinç meselesiydi. Babamdan devralıp lise ve üniversitede geliştirdiğim sol düşünce, dünyaya başka bir pencereden bakmayı öğretti: emeğin değerini, adaletin gerekliliğini, sınıf bilincini...

Zaman ilerledi, gençlik olgunluğa dönüştü. Ve 1987'de babamı kaybettim. İnsan baba kaybedince takvim değil, zaman durur. Baba insanın içindeki pusuladır. Onu kaybettiğim gün yön duygumu yeniden öğrenmek zorunda kaldım. Ama ondan aldığım miras, pusulanın iğnesi gibi hep içimde kaldı...

Askerlik dönüşü çalışma hayatı başladı. 1995'e kadar Türkiye'de farklı kurumlarda, farklı deneyimlerle yoğruldum. Ve sonra hayat yön değiştirdi: Almanya. Her göç biraz ayrılıktır ama aynı zamanda yeni bir başlangıç. İnsan başka bir ülkede kendini yeniden kurarken geçmişini de yanında taşır — görünmez bir bavul gibi. Babamın kitapları, sohbetleri, ablamın polis takibiyle gittiği o okul yılları, o evde öğrendiklerim… Hepsi o bavuldaydı...

Bugün, Almanya'da ender de olsa güneşli bir Şubat pazar sabahı… Işık perde aralıklarından süzülüp eski bir fotoğrafa vuruyor. O siyah-beyaz karelerin içindeki çocuk, silahlı adamların gölgesinde büyüyen o çocuk, şimdi başka bir ülkede başka bir sabaha uyanıyor. Pazar sessizliği memleketteki sabahları hatırlatıyor; radyonun açılmadığı, haber spikerinin henüz duvarlara çarpmadığı o ender sessizlikleri… Ama bu sessizlik daha yabancı, daha tanıdık, daha karmaşık...

O çocuk, tarihin tam ortasında korkuyu da umudu da aynı anda öğrendi. Evinin önünde nöbet tutan devletle tanıştı, kardeşinin hasta yatağında hayata tutunmayı izledi, Hasan Mutlucan'ın türküleriyle göğsü kabardı. Ablasının polis takibiyle okula gidişini izledi pencereden, babasından devraldığı adalet duygusuyla büyüdü, meydanların çığlığını duydu, susturulan gençliklerin sessizliğinde olgunlaştı. Sonra babasız kaldı ama ondan kalan pusula yönünü hiç kaybetmedi. Ve bir gün kendini başka bir kıtada, başka bir dilin ortasında buldu...

Şubat güneşi batarken pencereden, 1971'in o karanlık günlerine selam yolluyorum. O günler geçti, korkular dindi ama içimdeki çocuk hâlâ soruyor: "Adalet dediğin, her yerde aynı mı kokar?" Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Sıkıyönetim gölgeleri, siyah-beyaz ekranlı akşamlar, ablamın polis takibiyle gittiği okul yolu, meydanların çığlığı, babamdan miras o bilinç, emeğin teri ve gurbetin soğuğu… Hepsi aynı hikâyenin sayfaları. Ve o hikâye, her yeni günle içimde yazılmaya devam ediyor...

Almanya yılları, bu satırların hemen ardından başlıyor. O günler, ayrılığın ve yeni başlangıçların hikâyesi… Onu da sonra yazacağız...

* Sendikacı...

Önceki Haber SİS VE SESSİZLİK...
Benzer Haberler