*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]
Deniz kıyısına vardığında, milyonlarcasına rastlarsın. Ayaklarının altında belli belirsiz kayar, dalga çekildiğinde birbirlerine sürtünerek o eşsiz hışırtıyı çıkarırlar. Kimi pürüzsüz, yılların sabrıyla cilalanmış bir akik gibidir; kimi pürüzlü, henüz yolculuğun başında bir kuvars parçası. Renkleri, üzerlerine vuran ışığa göre değişir; sabahın soluk pembesi, öğlenin sarı sıcağı veya akşamın gri hüznü…
Her biri küçük, tek başına önemsiz görünür; ama bir araya geldiklerinde sahilin bütününü, kıyının dokusunu oluştururlar. Her taş, kendi tarihini taşır; her birinin yüzeyinde, zamanın ve doğanın izi vardır...
İnsan hayatı da çakıl taşları gibidir. Her an, her deneyim, her seçim bir taş misalidir; küçük, önemsiz gibi görünen anlar, birleştiğinde yaşamın bütünü ortaya çıkar. Acılar, zorluklar ve kayıplar, taşın sert köşelerini törpüler; sevinçler, başarılar, dostluklar ve aşklar onu yumuşatır, parlatır. Tıpkı denizin, rüzgârın ve toprağın çakıl taşlarını şekillendirmesi gibi, zaman da bizi şekillendirir; biz farkında olsak da olmasak da...
Peki ya şimdi,düşünüyorum da…Bir çakıl taşının yuvarlaklaşması için gereken süre, insanlık tarihinin tamamından bile uzundur. Biz doğar, yaşar ve ölürüz; o ise hâlâ aynı kıyıda, belki biraz daha küçülmüş, biraz daha yuvarlak, ama var olmaya devam eder. Hayatımızın telaşı, onun dingin sonsuzluğunun yanında bir anlık bir telaştır sadece. Belki de bu yüzden, kıyıya vuran her taş bana bir tür sabrı, bir tür direnci öğretir...
Tek bir taş, tek bir hayat, evrensel bir anlam taşımaz. Ama birleştiğinde, görünmeyen bir düzen ve uyum ortaya çıkar. Toplum, tarih ve kültür, bireylerin bu birleşiminden doğar. Her insan bir taş, her birey bir deneyimdir; bütünün içinde kaybolmuş gibi görünür, ama bütün olmadan kendi anlamını tamamlayamaz...
Ya o kıyıya ait olmayanlar? Bir volkandan kopup gelmiş, simsiyah bir lav parçası, bembeyaz kireç taşlarının arasında yapayalnız durur. Ya da bir ırmağın sürükleyip denize armağan ettiği, diğerlerinden bambaşka bir renkteki çakıl. Onlar da bütünün bir parçası değil midir? Belki de bütünü oluşturan, yalnızca benzerlikler değil, bu farklılıklar ve uyumsuzluklardır. Belki de asıl güzellik, birbirine benzemeyenlerin yan yana durabilmesinde saklıdır...
Çakıl taşları bize, insanın yalnız olmadığını hatırlatır. Her birimizin küçük bir varoluş izi vardır; ve bu izler, birleştiğinde insanlık kıyısında devasa bir bütünlük oluşturur. Hayat, tek bir büyük an değildir; milyonlarca küçük anın, birleşip birbirini şekillendirdiği bir süreçtir...
Şimdi eğilip rastgele bir taş alıyorum elime. Soğuk, ıslak ve pürüzsüz. Onu avucumda sıkıyorum. Bu taş, milyarlarca yıllık jeolojik tarihin, binlerce kilometrelik bir yolculuğun ve sonsuz dalgaların sabrının bir sonucu. İşte benim hayatım da, tıpkı bu taş gibi, şu ana kadar biriktirdiğim her şeyin bir toplamı. Onu anlamak, sadece bugünü değil, tüm bu yolculuğu anlamaktır...
Ve biz, her birimiz, o büyük bütünün hem şekli hem anlamı olan çakıl taşlarıyız. Varoluş, işte bu küçük taşların birbirine temasında, birbirine sürtünmesinde ve birbirini şekillendirmesinde gizlidir. Kendi küçük taşını fark etmek, onu anlamak ve bütünle bağlantısını görmek, insanın hem özgürlüğüdür hem de sorumluluğudur...
*Sendikacı...








