Cemal AKÇA Dr. Tuncay'ı yazdı...
[email protected]
Fotoğraf : Cemal AKÇA...
Bugün Murat Tuncel’le birlikte Dortmund’a, Dr. Tuncay Özverim Ağabey’e misafirliğe gittik.
Kapıyı açtığında yüzündeki o sıcak gülümseme, “Hoş geldin Cemal’im!” deyişiyle birleşince, kendimi yıllardır tanıdığım bir dostun evine girmiş gibi hissettim...
Ev, kitap ve fotoğraf kokuyordu ,hem samimiyetin hem üretkenliğin kokusu. Daha kapıdan adımımı atar atmaz hissettim o enerjiyi.
Ama hikâyemiz bugünden çok daha önceye uzanıyor…
Tuncay Ağabey’le altı yıl önce, Gelsenkirchen’de bir hafta sonu yapılan ATYG (Avrupa Türkiye Yazarlar Grubu)edebiyat etkinliğinde tanışmıştık.
O gün kimler yoktu ki: şairler, yazarlar, edebiyatın her tür meraklısı…
Ben de cebimde birkaç euro, aklımda “bir kaç kitap alır dönerim” niyetiyle gitmiştim.
Salonun her köşesinde imza sıraları, kahkaha sesleri, yeni kitap kokuları…
Diğer yazarların kitaplarını alırken cüzdanın içini biraz fazla boşaltmış olmalıyım ki sıra Tuncay Ağabey’in “Nazım Vera İstanbul ve Ben” kitabına gelince elimde sadece iyi niyet kaldı.
Üstelik Nazım üzerine az okumuş biri de değilim; neredeyse ezberimde adam!
O güzel ışıklandırılmış standın önünde, elim boş ama kalbim dolu bir hâlde durakladım.
Eh, bazen insan bütçesinin değil de ön yargısının esiri oluyor. O gün de öyle oldu sanırım...
Etkinliğin son günüydü. Herkes toparlanıyor, kitaplar kutulara giriyor, ben de kapının önünde bir sigara yakmış, kendi hâlime dalmıştım.
Tuncay Ağabey tam o sırada yanımdan geçti. Dumanın arasından bana baktı, sonra derin bir nefes alıp “Oh…” dedi.
Ben gülümseyerek,
— “Abi yak bir tane, bende yedek var,” dedim.
Gözlerimin içine baktı,
— “Sigara içmiyorum, hiç de içmedim…
Ama oğlumu özledim, o da sigara içiyor,” dedi.
O anın sessizliği uzun sürdü. Cüzdanı bir daha yokladım ama sonuç aynı: para yok, kitap yok.
Sigaradan çıkan ince bir duman gibi içimde bir ökte kaldı...
Yıllarca o sahneyi düşündüm .O“oh” sesi, iç çekişi, ve alamadığım kitap…
Aylar sonra etkinlikte çektiğim fotoğrafları paylaştım...
Bir kareyi beğenmiş, bana özelden yazmış.
O mesaj, o kadar içten ve samimiydi ki, sanki yıllardır tanıdığım bir dosttan gelmiş gibiydi.
İşte dostluğumuz öyle başladı...
Bir süre sonra İstanbul’a gittiğimde evine uğradım. Kitabını imzaladı.
Çay demlendi, kahve ve anason kokusu karıştı odanın havasına.
Fotoğrafçılıktan, hayattan, üretmenin yalnız ama keyifli taraflarından konuştuk.
“Keşke seni daha önce tanısaydık Cemal,” dedi.
Ben de içimden, “Keşke ben de,” diye geçirdim...
Sonra ikinci kitabı “Bir Heves Ben de Yazdım'ı bana imzalayıp gönderdi.İki kez okudum; hem güldüm hem düşündüm.Belki de o kitapla birlikte ben de kalemi elime aldım.Sessizce, çekingen ama kararlı bir şekilde…
Bugün Dortmund’taki evinde o efsanevi Hasselblad makinesini görünce içimdeki çocuk uyandı.
Hani yıllardır vitrinde görüp bir türlü sahip olamadığın bir oyuncağı bir gün biri getirip “Al senin olsun,” der ya ,işte tam öyle bir histi.
Makineyi elime aldım, o meşhur “klik” sesini duydum...
O an sadece bir fotoğraf değil, bir anı da yakaladım.
İçimden aynı cümle döküldü yine:
“Keşke seni daha önce tanısaydım, Tuncay Ağabey.”
Sohbet arasında, “Yukarıda karanlık odam var,” deyince gözlerim parladı.Heyecanla “Görebilir miyim?” dedim...
Merdivenleri çıktık, tavandaki eski tip düğmeli lambayı açtım ve dona kaldım...
Bu bir hobi köşesi değil, bildiğin profesyonel bir laboratuvar!
Büyüleyici bir düzen, ışık ölçerler, büyüteçler, kimyasallar…
Kendimi bir anda 70’lerin fotoğraf stüdyosunda hissettim.
Uzun bir “Offf…” çektim, ama sanırım sesli çıkmış olmalı ki Tuncay Ağabey gülümsedi:
— “İstediğin ne varsa al götür Cemal’im,” dedi.
Ben de fazla naz yapmadım...
Bir renkli aranzör, bir renk analizörü, bir netleme lup’u, birkaç aksesuar derken arabanın bagajı doldu taştı.Her bir parçaya dokunurken geçmişin ruhunu hissettim; o makinelerde bir zamanlar ne hikâyeler, ne yüzler, ne hayatlar baskı olmuştu kim bilir…
Vedalaştık, sarıldık, “Yine gel,” dedi.
Yola çıkınca aklım hâlâ orada kaldı.
Bir yandan Tuncay Ağabey’i, o içtenliği düşündüm; bir yandan da “Keşke en az yirmi yıl önce tanısaydım,” diye geçirdim içimden...
Tam o sırada arabanın ekranında bir uyarı belirdi: Şarj %10!
Kendi kendime güldüm:
“Dostluk şarjımı fulledi ama araba dayanamıyor!”
Radyoda hafif bir caz parçası çalıyordu, yolun kenarındaki ışıklar birer birer geçerken, Tuncay Ağabey’in sesi kulaklarımda yankılandı:
“Keşke seni daha önce tanısaydık Cemal…”
İyi ki tanımışım seni, Tuncay Ağabey.
Fotoğraf makinesinin sesi, karanlık odanın, çayın ve rakının kokusu, o güzel gülüşün…
Hepsi birer kare olarak hafızama kazındı.Ve belki de o yüzden, her yeni karede, her aranzörde baskı yaptığımda seni hatırlayacağım...
İyi ki geç de olsa yollarımız kesişti.
Bazı insanlar hayatımıza erken girmez, tam zamanında girer sen de onlardan birisin...
Cemal T. Akça
9 Kasım 2025 — Lahey
* Bu bir editöryal haberdir.








