Cemal AKÇA yazdı...
[email protected]
Şehzadebaşı...
Bugün işten geldim. Öyle büyük beklentilerim yok hayattan; bir tabak yemek, bir bardak çay, bir iki sayfa kitap. İnsan daha ne ister?
Kitabı aldım, yatak odasına doğru yürüyorum. Tam telefonu sessize alacağım,çünkü bu ülkede sessizliğin kıymeti altın,telefon çaldı...
Ekranda tek bir isim parlıyordu: Kofi.
Kofi arıyorsa üç ihtimal vardır:
Ya dünya gerçekten çok komik bir yere gelmiştir,ya bana gemide yer ayarladı ya da ben henüz farkında değilimdir...
Açıp açmamak arasında kısa ama anlamlı bir iç hesaplaşma yaşadım. Sonunda merak ağır bastı. Açtım.
“İyi akşamlar dostum!”
Ses öyle neşeli ki, sanki memlekette her şey yolunda, enflasyon tatilde, adalet izinde...
“İyi akşamlar Kofi,” dedim temkinli...
Biraz havadan sudan konuştuk. O konuşuyor, ben “hı hı” diyorum. Derken birden sustu.
Ama öyle bir susma ki…
Hani biri “şimdi bombayı bırakıyorum” der gibi...
“Türkiye’deki haberleri gördün mü dostum?”
“Biliyorsun ben televizyonu açmıyorum,” dedim.
“Gerçeklerle arama mesafe koydum.”
Bunu duyar duymaz kahkahayı bastı.
Önce kısa, sonra uzun, sonra “birazdan telefonu düşürecek” seviyesinde.
“Ooo dostum,” dedi,
“çok şey kaçırmışsın be! Gözün aydın, yeni şehzadeniz sahneye çıktı.”
“Hangi dizide?” diye sordum içimden ama dışımdan sakin kaldım.
“Kimmiş bu şehzade?”
“Başkan’ın oğlu. Bugün İstanbul’da Şehzadebaşı Camii’nde Kur’an okudu.”
“Ee?” dedim.
“Kur’an okunmuş işte. Camide. Normal değil mi?”
Bir an sustu.
Sonra sesini kıstı, sanki devlet sırrı veriyor:
“İstanbul’da tam 3555 cami var dostum.”
“Ciddi misin?” dedim.
“Bu kadar çok mu gerçekten?”
“Bak bu saydıklarım sadece Diyanet’e bağlı olanlar,” dedi.
“Mahalle arası bonus camileri daha saymıyorum. Onları saysak İstanbul’un haritası yeşile boyanır.”
Mantıklı bir açıklama bulmaya çalıştım:
“Belki o camiye yakındı Kofi. Namaz saati gelmiştir, girmiştir.”
Derin bir iç çekti.
“Saf dostum…” dedi.
“Sen hâlâ coğrafya diyorsun, ben sana sembolizm anlatıyorum.”
“Ne sembolizmi canım?” dedim.
“Sonuçta cami camidir.”
Bir kahkaha daha patlattı.
Ama bu sefer gülmeden önce boğazını temizledi.
Belli ki büyük cümle geliyor...
“Bak dostum,” dedi,
“o caminin adını bir daha söyle bakalım.”
“Şehzadebaşı Camii…”
“Heh!” dedi.
“Jeton düşüyor ama hâlâ yavaş.”
“Ne fark eder ki?” dedim.
“Başka bir camide okusaydı ne değişirdi?”
“Şu değişirdi,” dedi:
“İlk kez bir camide, imamın okuyacağı Kur’an’ı kendisi okudu.”
Bir an durdu.
“Ve nerede?”
Artık cevap hazırdı:
“Şehzadebaşı Camii’nde…”
“Aynen öyle dostum,” dedi.
“Tesadüf dedikleri şey, bazen çok iyi hazırlanmış olur.”
Telefonu kapattım. Elimde kitap hâlâ duruyordu ama artık okunacak hâli kalmamıştı. Çünkü o gün bir kez daha anlamıştım ki:
Bu ülkede hikâyeler romanlarda yazılmıyor.
Camilerde, kürsülerde, isim tabelalarında yazılıyor...
Ve biz de her defasında seyirci koltuğundan alkışlamasak bile,
“Bu da mı tesadüf?” diye fısıldıyoruz...
Cemal T.Akça
23 Aralık 2025
Lahey...
* Bu bir editöryal haberdir.








