Geçen yıl bu vakitler Diyarbakır’daydım…

Geçen yıl bu vakitler Diyarbakır’daydım…

*Mehmet SÖĞÜT...

Kalbimin Baş Şehri Diyarbekir-1

Otelde yer ayırttığımda heyecanım doruk noktasındaydı. Hem otelin adı da ilginçti: Hasuni Taş Otel. Otel, adını Silvan’daki üç yüz odalı mağaradan almaktaydı. İsa’dan önce binden 13. yüzyıla dek içinde yaşamı barındırmış; su depoları, taş yolları ve minik tiyatro amfisiyle tam bir görsel şölen sunmaktaydı...

Tarihin ilk Hıristiyanları da orada kalmış ve doğal olarak tarihin ilk taş kiliselerinden birini orada inşa etmişlerdi...

Başınızı ağrıtmak istemediğim için Hasuni mağaralarını kısa kesmek istiyorum. Otele gecikmeli varmıştık ve resepsiyonda çalışan arkadaş, iki kişinin gelip bizi sorduğunu söyledi. Arkadaşlarımı beklettiğim için üzüldüm ama nasıl olsa görüşecektik. Valizlerimizi otele yerleştirip kendimizi dışarı attık. İlk dikkatimi çeken, sakallı adamların ve kara çarşaflı kadınların çokluğu oldu. Bu turistik bölgede bunların ne işi vardı? Bu durum turistlere kötü bir imaj verebilirdi. Tabii ki normal insanlar çoğunluktaydı, ama orası Amed’di; yeniliğin ve insanlığın merkezi…

Surları ve tarihi mekanları gördükçe heyecanlanıyordum. Geceydi ve yorgunduk, yine de gördüğüm her yeri zihnime kazıyordum. Aklıma birkaç yıl önce yaşanan olaylar geliyor, gözlerim doluyordu. O yıkılan yerleri birkaç gün sonra görecektim...

Diyarbakır’da ciğer yememek olmazdı. Karnımızı doyurduktan sonra Dağkapı yönünde sokak müziğine denk geldik. Bir grup genç çalıp söylüyor, bazı dinleyiciler ise gece yarısı halay çekiyordu. Hemen yanımızda İtalyan bir çift vardı, onlarla sohbet etmeye başladık. Kars’a gideceklerdi, bu yüzden onlara Kars’ı anlatıyordum: “Eskiden Kars’ta Alman köyleri vardı, ekonomik sebeplerden ötürü köylerini önemli ölçüde terk ettiler.” Şaşırıyorlardı...

Rus asıllı Malakanları anlattığımda ise beni daha büyük bir dikkatle dinliyorlardı. Anti-militarist olan bu topluluk, cumhuriyetten sonra topraklarının büyük çoğunluğunu terk etmişti...

Ben bunları anlatırken, gazeteci Bedri Adanır’ın gülümseyen yüzünü görüyorum. Hasretle birbirimize sarılıyoruz. Müziğin olduğu yerde olabileceğimizi tahmin etmişti. Ne de olsa Kürt’üz; müzik ve halay bizim için bir tür ibadet etme biçimidir...

Dinletiyi yarıda bırakıp otelimizin çay evine gidiyoruz ve Bedri ile geçmişi yad ediyoruz. Biz bir gruptuk; Gazeteci Bedri Adanır, Gazeteci Zeynep Kuriş, Şair Müslüm Aslan ve daha birçok kişi…

Gazeteci Zeynep Kuriş’i soruyorum. Bedri, Zeynep hakkında bildiklerini anlatıyor. Zeynep Kuriş, Pozantı Cezaevi’nde yaşananları deşifre etmiş ve bundan ötürü hapse atılmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra da adeta kayıplara karışmıştı. Şair Müslüm Aslan ise Almanya’daydı. Otele gelip bizi soran diğer kişi de Gökhan Biçer’di. Gökhan’ın yazım hayatına son vermesinin acı verici olduğunu söyledim, nereden bilecektim tekrardan başladığını...

Dayanamayıp sarıklı adamları ve kara çarşaflı kadınları soruyorum. Bu çevreye bilinçli şekilde yerleştirildiklerini öğreniyorum...

Ah Diyarbakır! Ah şairlerin ve yazarların şehri Amed! Bunca acıya rağmen insanlığını yitirmeyen Şiiristanım…

*Şair ve yazar...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber YILMAZ GÜNEY (42. Ölüm Yıldönümünde sonsuz saygıyla...)
Benzer Haberler