Birol KESKİN yazdı...
[email protected]
Giriş: Algoritmalar hayatımızı kolaylaştırırken, düşünme zahmetimizi de elimizden alıyor. Peki, sürüden ayrılıp kendi rotasını çizen birey, bu çağda ne kadar "özne" kalabiliyor?
Geçen akşam bir arkadaşım, telefonundaki müzik uygulamasının ona önerdiği şarkıyı dinlerken duraksadı: "Bu parçayı hiç sevmem aslında ama algoritma biliyordur herhalde," dedi. İşte tam da bu cümle, çağımızın en büyük teslimiyetini özetliyor: Kararlarımızı artık arzularımıza değil, tahmin modellerine göre şekillendiriyoruz...
İnsanlık tarih boyunca iki büyük korku arasında salındı: Yalnız kalmak ve anlamsız kalmak. Modern dünya ise bu ikileme çarpıcı bir çözüm sundu: "Sürüye eklemlen, kaybolma!" Ancak bugün geldiğimiz noktada, o sürünün bize vaat ettiği güvenli alan, demir parmaklıklı bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Hem Doğu hem Batı toplumlarında, farklı kültürel kodlara rağmen aynı erozyona şahit oluyoruz: Birey, yerini hızla "tüketen bir kullanıcıya" bırakıyor...
Birey olmak, sadece toplumdan fiziksel olarak ayrılmak değildir. Asıl mesele, dış dünyanın—özellikle de algoritmaların—bizim adımıza kurduğu hazır gerçeklikleri reddedip, gerçeği kendi vicdanının süzgecinden geçirme cesaretidir. Durup kendine "Ben bunu neden yapıyorum?" diye soran her insan, aslında ontolojik bir isyana imza atar. Oysa bir zamanların sorgulayan ve bedel ödeyen ruhu, bugün yerini konforlu bir biat kültürüne bıraktı. Artık sürü, meydanlarda değil; aynı dijital yankı odalarına hapsolmuş, aynı şeyleri tüketen ve aynı şeylerden korkan uyumlu yığınlardan oluşuyor...
Bu noktada akla o meşhur penguen hikâyesi geliyor. Anlatılan bu hikâyede, sürü uzun süre suya girmeye cesaret edemez; içlerinden biri ilk adımı attığında diğerleri onu izler. İşte insan da kendi kaderini eline aldığı an, biyolojik bir varlıktan "kendi gerçeğini inşa eden bir özneye" dönüşür. Sürü "güvenli olanı" işaret ederken; birey, kendi pusulasının gösterdiği "doğru olana" yönelir. Bu yolculuk elbette zordur; üşümeyi ve yalnızlığı göze almaktır. Ancak tarihe not düşenler—Göbeklitepe'yi inşa eden o kadim eller gibi—sürüye uyanlar değil, anlamını zamanın ötesine taşıyanlardır...
Peki bu cesareti nasıl inşa edeceğiz? Bir gence sorgulamayı öğretmek, ona bir pusula hediye etmektir. Ama asıl marifet, bu pusulayı nasıl kullanacağını dikte etmek değil; kendi rotasını çizerken yaşadığı "kaybolma" sancısının bir eksiklik değil, bir inşa süreci olduğunu anlatmaktır. Bugün eğitim sistemlerinin ve ebeveynlerin en büyük hatası, çocuklara "Ne düşüneceklerini" söylemek, ancak "Nasıl düşüneceklerini" öğretmemektir. Oysa insan, kendi elleriyle yontmadığı hiçbir karakterin kalıcılığına kefil olamaz...
Sonunda geriye, neyi başardığımızdan ziyade, o başarı yolculuğunda kim olduğumuz kalır. Sürü belki geçici bir alkış sunar ama tarih, ancak sürüden ayrılıp kendi özgün duruşunu inşa edenleri hatırlar. İnsanın kendine bırakabileceği en büyük miras bir başkasına benzemek değil; günün sonunda aynaya baktığında, "Kendi yönümü, kendi değerlerimle çizdim." diyebilme onuruna sahip olmaktır...
Bugün o penguen olmayı göze alan var mı? Yoksa hepimiz, algoritmaların usulca ninni söylediği o konforlu hapishanede, özgürlüğümüzü fark etmeden teslim eden yolculara mı dönüştük?
* Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








