Darwin, Doğa ve Anlam Arayışımız...

Darwin, Doğa ve Anlam Arayışımız...

Doç. Dr. Şafak NAKAJİMA...

Bizim belki de en büyük zorluğumuz, bir kediden, bir tavuktan ya da bir solucandan farklı olarak yalnızca hayatta kalmak ve üremekle yetinmeyip yaşadıklarımıza bir anlam verme ihtiyacı duymamızdır...

İnsan olarak yalnızca yaşamakla yetinmiyor, başımıza gelenleri anlamak istiyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren “Neden?” diye soruyor, olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya çalışıyoruz. Bunun önemli nedenlerinden biri, nedenleri anlayabilmenin yaşamı bizim için daha öngörülebilir kılmasıdır. Neyin tehlikeli olduğunu, neyin hastalığa yol açtığını ya da hangi davranışın hangi sonucu doğuracağını bildiğimizde çevremiz üzerinde daha fazla denetim kurabiliyoruz...

Ancak yalnızca nedenleri aramıyoruz. “Bunun amacı ne?” ve “Bütün bunlar ne anlama geliyor?” diye de soruyoruz. Çünkü neden, bir şeyin nasıl ortaya çıktığını açıklarken, amaç geleceğe doğru bir yön verir. Anlam ise yaşadıklarımızı birbirinden kopuk olaylar olmaktan çıkarıp bir bütün içinde görmemize yardımcı olur...

İnsanlık tarihi boyunca bu sorulara farklı cevaplar verdik. Bilimsel açıklamaların bulunmadığı dönemlerde doğayı ve yaşamı mitlerle anlamlandırdık. Dinler insanın nereden geldiği, neden burada olduğu, nasıl yaşaması gerektiği ve ölümün ne anlama geldiği gibi sorulara kapsamlı cevaplar sundu. Felsefe aynı soruları akıl ve sorgulama yoluyla ele aldı. Bilimin gelişmesiyle birlikte ise doğadaki olayların nedenlerini giderek daha fazla gözlem, deney ve kanıt üzerinden açıklamaya başladık...

Darwin’in evrim kuramı bu değişimin en önemli aşamalarından biriydi. Darwin, canlıların çeşitliliğinin ve karmaşık yapılarının bilinçli bir tasarım varsaymadan, doğal seçilim yoluyla nasıl ortaya çıkabileceğini gösterdi. Ancak zamanla bu bilimsel açıklamadan başka bir sonuca da varılmaya başlandı. Eğer yaşam doğal süreçlerle ortaya çıktıysa doğada amaç yoktur; amaç yoksa insan yaşamının da kendiliğinden bir anlamı olamaz...

Richard Dawkins’in düşünce dünyamı ve bilim algımı değiştirmede ne kadar önemli bir rolü olduğunu düzenli takipçilerim bilecektir. Ancak onun dünyayı açıklama biçiminin zaman zaman bana fazla kuru geldiğini de söylemeliyim. Üstelik burası dikkatli olunması gereken bir alan. Bilimin açıklayamadığı yerlere kolayca metafizik açıklamalar yerleştirmek mümkün. Benim aradığım ise bilimden vazgeçmeden, bilimin bize anlattıklarıyla insanın anlam ve değer dünyası arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek...

Size tanıtacağım İngiliz filozof Mary Midgley işte tam benim de yaşadığım bu sıkıntıya başka bir açıdan yaklaşır. Ona göre Darwin’in bilimsel kuramıyla, bu kuramdan hareketle evrenin bütünüyle amaçsız ve anlamsız olduğu sonucuna varmak aynı şey değildir. Doğal seçilim, canlıların nasıl değiştiğini açıklayan bilimsel bir kuramdır. “Evrenin hiçbir amacı yoktur” ya da “Yaşam anlamsızdır” dediğimizde ise artık bilimsel bir bulguyu aktarmıyor, bilimden hareketle felsefi bir yorum yapıyoruz...

Midgley’nin özellikle Richard Dawkins’e yönelttiği eleştirilerden biri de budur. Evreni amaç, değer, iyi ve kötü gibi kavramların bulunmadığı, yalnızca kör fiziksel süreçlerin işlediği bir yer olarak görmek Darwinizmin zorunlu sonucu değildir. Midgley’ye göre bu, bilimin ulaştığı kaçınılmaz bir sonuçtan çok, Darwinizm üzerine kurulmuş materyalist bir dünya görüşüdür...

Üstelik canlılığın ortaya çıkmasıyla doğada amaçtan söz etme biçimimiz de değişir. Bir bitki ışığa yönelir; bir hayvan besin arar, tehlikeden kaçar, yavrusunu korur. Bunları insanın bilinçli amaçlarıyla aynı düzeyde değerlendiremeyiz. Ancak canlıların yaşamlarını sürdürmeye yönelik bu yönelimlerini de yok sayamayız...

İnsanda bu durum çok daha karmaşıktır. Biz yalnızca hayatta kalmaya çalışmayız. Sever, bağlanır, çocuk yetiştirir, bilgi arar, sanat üretir, değerler oluşturur ve geleceğe yönelik amaçlar belirleriz. Üstelik bu amaçlar yalnızca davranışlarımızı yönlendirmez; kim olduğumuza ilişkin algımızın da bir parçası haline gelir. Bu nedenle yıllarca uğruna çalıştığımız bir hedefi, mesleğimizi, ilişkimizi ya da yaşamımızdaki önemli bir rolü kaybettiğimizde yalnızca o hedefi, ilişkiyi ya da rolü kaybetmiş olmayız. Bazen onlarla birlikte yaşamımıza yön veren anlamı da yeniden sorgulamak zorunda kalırız...

Midgley’nin önemli düşüncelerinden biri, bütün bunların evrimsel kökenlerini açıklamanın onları anlamsız hale getirmediğidir. Örneğin müziğin insan topluluklarında bağ kurmayı kolaylaştırdığı ve bu nedenle evrimsel bir avantaj sağlamış olabileceğini söyleyebiliriz. Fakat bu açıklama, sevdiğimiz bir müziğin bizi neden derinden etkilediğini anlatmaya yetmez. Bir şeyin nasıl ortaya çıktığını açıklamakla onun bizim için ne anlama geldiğini açıklamak aynı şey değildir...

Aynı durum sevgi, ahlak, sanat, din ve diğer insani değerler için de geçerlidir. Bunların biyolojik, psikolojik ve toplumsal kökenlerini araştırabiliriz. Ancak bir şeyin kökenini açıklamak, onun insan yaşamındaki anlamını açıklamak değildir...

Elbette anlam arayışımızın bir bedeli de vardır. Neden ve amaç arama eğilimimiz bizi bilime ve felsefeye götürmüş, dünyayı anlamamıza yardım etmiştir; fakat aynı eğilim, neden bulunmayan yerde neden, amaç bulunmayan yerde amaç görmemize de yol açabilir. Rastlantılar arasında bağlantılar kurabilir, doğal olayların arkasında niyet arayabiliriz. Mitlerin, batıl inançların ve komplo düşüncelerinin çekiciliğinde de insan zihninin belirsizliği azaltma ve yaşadıklarını anlamlı bir bütün içine yerleştirme ihtiyacının payı vardır...

Bilim tam da burada benim için vazgeçilmezdir. Çünkü nedenlere ilişkin varsayımlarımı gözlem, kanıt ve eleştirel sorgulamayla sınamamı sağlar. Fakat bilim bir olayın nasıl gerçekleştiğini açıkladığında bütün sorularımız sona ermez. Beynimizde sevgi sırasında neler olduğunu bilmek, sevdiğimiz insanın bizim için neden değerli olduğunu tek başına açıklamaz. Evrenin nasıl oluştuğunu anlamak da yaşamımızı ne için yaşayacağımıza kendiliğinden cevap vermez...

Midgley bütün bunlardan evrenin arkasında mutlaka ilahi bir amaç bulunduğu sonucunu çıkarmıyor. Söylediği daha sınırlı ama önemli...

Darwin bizi doğanın dışına çıkarmadı; tersine doğanın içine yerleştirdi. Eğer biz de doğanın içinden ortaya çıktıysak, neden arayan zihnimiz, sevmemiz, değer vermemiz, amaçlar kurmamız ve anlam aramamız da doğanın dışında değil, onun içinden ortaya çıkan özelliklerimizdir...

O halde belki de sormamız gereken asıl soru, evrenin bize dışarıdan ve hazır bir anlam verip vermediği değildir. Asıl soru, doğanın içinden ortaya çıkan ve kendi varlığının farkına varabilen biz insanların, sınırlı yaşamımızı hangi değerler ve amaçlar etrafında anlamlı kılacağımızdır...

Bilgi ve başvuru:
www.safaknakajima.com
Tel: 0552 223 98 97

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber Kırmızı Saçlı Kız’ın Hikayesi...
Benzer Haberler