Sevda KARACA...
[email protected]
CHP’nin 38. Kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı üzerine yürüyen tartışma, meseleyi yalnızca CHP yönetimi ile Saray arasındaki bir güç mücadelesine, yalnızca hukuk-hukuksuzluk eksenine sıkıştırdığı ölçüde eksik kalıyor. Çünkü bugün tartışılan şey bir kurultayın akıbetinden daha fazlası. Tartışılan; siyasal alanın sınırlarını kimin çizeceği, toplumsal muhalefetin hangi araçlarla denetim altına alınacağı ve halkın kendi iradesiyle siyaset yapma kanallarının ne ölçüde açık kalacağı meselesi...
Türkiye’de uzun süredir yargı tam da bu işlevle kullanılıyor: Tek adam rejiminin ihtiyaçlarına göre muhalefeti, siyaseti ve toplumsal yaşamı yeniden biçimlendiren bir müdahale aygıtı olarak...
Son on yılı aşkın döneme bakıldığında bunun sayısız örneği var: Kürt siyasetçilere dönük siyasi rehine pratiğine dönüşen yargı kararları, mühürsüz oyların geçerli sayılması, OHAL’in kalıcı yönetim biçimine dönüştürülmesi, seçim tekrarları, kayyım politikaları, grev yasakları, gazetecilerin, sendikacıların, doğa savunucularının mesnetsiz gerekçelerle cezaevine gönderilmesi…
Dolayısıyla bugün yaşananı tekil bir kurultay tartışması, hukukun ayaklar altına alınması anayasal hakların retorik düzeyde savunulması olmanın ötesine taşıyarak, iktidarın kriz koşullarında başvurduğu yönetme biçiminin devamı olarak ele almak gerekiyor. Nihayetinde hakların var oluşunun teminatı salt anayasal varoluşları değil, onları mümkün kılan mücadelenin devamlılığıdır...
Öfke siyasal arayışta...
Bu son saldırı, gelişen işçi hareketine, sendikal mücadelelere, demokratik hak mücadelelerine, kontrol edilemeyen her toplumsal itiraz odağına dönük daha geniş bir siyasal hattın parçası...
Çünkü iktidar yalnızca oy kaybetmiyor; toplumsal rıza da kaybediyor...
Orta vadeli program adı altında ücretlerin baskılanması, vergi yükünün emekçilerin sırtına bindirilmesi, kamusal kaynakların sermayeye aktarılması, çalışma yaşamında güvencesizliğin derinleşmesi; hayat pahalılığı, barınma krizi ve geleceksizlikle birlikte toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir hoşnutsuzluk biriktiriyor. Daha da ötesi, geniş halk kesimlerinin ekonomik zorlukları ve hoşnutsuzluklar siyasal bir arayış niteliğine bürünüyor...
İşçiler daha fazla fiili mücadeleye yöneliyor. Gençler tüm baskılara rağmen geleceksizliğe itiraz ediyor. Kadınlar hem yoksulluğa hem erkek egemen politik kuşatmaya karşı mücadele ediyor. Doğa ve yaşam alanları savunuları büyüyor, coğrafyası ve tabanı genişliyor...
Tek adam yönetiminin gördüğü temel risk tam da burada...
Bu nedenle karşısında harekete geçen her toplumsal dinamiğe verilen cevap benzer oluyor: Yasak, soruşturma, gözaltı, tutuklama, kayyım, yargı müdahalesi...
Bir sendika genel başkanının tutuklanmasıyla bir belediyeye kayyım atanması arasında, bir grevin yasaklanmasıyla bir siyasi partinin yargı eliyle dizayn edilmeye çalışılması arasında, bir gazetecinin tutuklanması ile milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması tehdidi arasında yöntemsel bir süreklilik var. Ortak hedef, Saray’ın kontrolü dışına çıkan, çıkma ihtimali artan toplumsal ve siyasal alanları yeniden denetim altına almak...
‘Çağırdığımızda gelin’ açmazı
Ancak burada muhalefet açısından ayrıca tartışılması gereken bir sorun bulunuyor...
Türkiye’de ana muhalefetin siyasal mücadele hattı uzun zamandır önemli ölçüde “çağrı siyaseti”ne sıkıştırılmış durumda. Halkın tüm bu olan bitenlere karşı siyasetteki rolü çoğu zaman “çağrıldığında gelen”, uygun görüldüğünde geri çekilen ve işi yine “siyasetçilere, vekillere, genel başkanlara” bırakacak olan bir toplumsal destek gücü olarak görülüyor. Böyle görülmüyorsa dahi, “Çağırdığımızda gelin” sözü bunu işaret ediyor...
Oysa Saray iktidarının tam da üretmek istediği toplum biçimi bu...
Örgütsüz, dağınık, kendi kolektif gücüne yabancılaşmış; kendi sözünü ve inisiyatifini kurmayan, iradesini kendi ellerine alamayan bir toplum. Bu da mücadele moral ve motivasyonunu hayatın devam ettiği ve her gün yeniden üretildiği yerde, kendisinin ve birlikte hareket ettiği en yakın çevresinin, iş yerinin, mahallesinin, okulunun içinde emek verilerek kurulacak örgütlülükte değil, hep yukarıda bir yerlerde ya da bir kişide, bir olayda, parlayan bir tekil mücadele kazanımında görmeye neden oluyor...
Bu nedenle tam da bugün, bu son mutlak butlan hamlesiyle Saray yeni bir eşik daha atlamak isterken, mesele yalnızca “doğru zamanda” sokağa çıkmak, “Doğru zamanda tüketimden gelen gücü kullanmak” ya da siyasetçiler bir çağrı yaptığında bir yerde toplanmak değil...
Asıl mesele halkın, işçi ve emekçilerin mücadelede ne derece özne haline getirilip getirilmediği...
Demokratik haklar da siyasal özgürlükler de yalnızca seçim sandıklarıyla, mitinglerle ya da merkezi çağrılarla korunmuyor. Bunları koruyan temel güç, halkın kendi bağımsız örgütlülükleri, sendikaları, emek örgütleri, kadın hareketi, gençlik örgütlenmeleri, mahalle dayanışmaları. Bunlar ne kadar zayıfsa saldırı o kadar etkili, bunları güçlendirmek için çaba ne kadar yoğunsa saldırıları püskürtmek o kadar olanaklı...
İktidarın esas korkusu da burada yatıyor: Çağrılınca bir araya gelen kalabalıklar değil; kendi gündemini, kendi talebini, kendi örgütlü gücünü yaratabilen bir toplumsal muhalefet. Bunun için birleşmiş örgütlü siyasal güçler, ortak hamleler yapma kapasitesini ve her alanda halkın ortak hareket etme araçlarını güçlendirmek için bir araya gelmiş olan siyasal muhalefet güçleri...
Esas korkusu ve saldırganlık nedeni bu olan Saray’a karşı verilecek yanıt yalnızca kurumsal savunma refleksi olamaz...
İhtiyaç duyulan şey, halkı edilgen bir destek unsuru olarak ele almayan, işçi ve emekçileri mücadelenin asli kurucu gücü olarak gören; birleşik, örgütlü ve her mücadele kesiminin kendisini içinde ve karar verici hissedebildiği, böyle tutum alabilme imkanlarının olduğu bir toplumsal mücadele hattının güçlenmesidir. Tek adam rejiminin saldırılarını geriletecek olan, “Çağrı gelince harekete geçen” bir “toplumsal enerji” değil; kendi gücüne dayanan, kendi sözünü kuran, kendi örgütlülüğünü büyüten halk hareketidir. Eyleminin yerini, biçimini, mücadelesinin araçlarını kendi belirleyecek, her alana genişleyecek ve sürekliliğinin garantisi halkın kendisi olacak bir eylem hali, direniş hali...
Genel eylem- genel direniş: Neden, nasıl?
Fabrikalar, emekçi mahalleleri, köyler, küçük üreticilerin bulunduğu çarşılar, üniversiteler, liseler; işçinin üretimde, emekçinin yaşamda, gençliğin eğitimde, halkın gündelik hayatında buluştuğu, güç olduğu bütün alanlar mücadelenin yayılma ve genel eylem-genel direnişin örgütlenme alanları olarak görülmeli. Saray düzeninin yenilmesi için birleşik mücadelenin yükseleceği alanlar, hayatın yeniden üretildiği; halkın borçla, sömürüyle ve geleceksizlikle yüz yüze bırakıldığı ve öfkesini biriktirdiği alanlar olmalı...
Emek Partisi olarak faşizme koşan Saray iktidarının saldırılarına ilişkin Eylül ayında yayımladığımız bildirgeyle paylaştığımız, her Saray operasyonu ile gerekliliği daha açık hale gelen “genel eylem, genel direniş” hattımızın anlamı budur...
NOT: Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








