Cemal AKÇA yazdı...
[email protected]
Foto: Cemal AKÇA...
İsfahan’ın kalbi, dünyanın gözbebeği Nakş-ı Cihan...
Meydan o kadar büyük ki, ufuk çizgisi turkuaz kubbelerin arkasında kayboluyor. Güneş, Şeyh Lütfullah Camii’nin çinilerinde binbir renge bölünürken, havada asılı kalan kekik ve safran kokusu insanın başını döndürüyor...
Herkes gibi ben de oraya tarihi dokuyu, Safevi mimarisini görmeye gitmiştim,rehber meydanın160 metre eninde 560 metre uzunluğunda olduğunu söyleyince elimde olmadan "stratejik" bir hayale daldım...
Fotoğraf makinesini boynuma asmış, alanı bir vizörden değil de bir operasyon haritası gibi süzerken, içimden o ses yükseldi: “Yahu, buraya ne miting kurulur ama!”
Zihnim hemen teknik verileri dökmeye başladı: 160 metre eninde, tam 560 metre boyunda devasa bir dikdörtgen...
Dile kolay, yaklaşık 90.000 metrekarelik bir açıklıktan bahsediyoruz. Ben daha kafamda ses tesisatının yerini belirliyor, kürsüyü meydanın tam merkezine kuruyordum ki, bilinçaltım benden bağımsız bir devrim başlatıverdi. Meydanın sessizliği bir anda yırtıldı. Binlerce insan, sanki yerin yedi kat altından fışkırmış gibi Nakş-ı Cihan’ı doldurdu. O devasa boşluk, bir anda dalgalanan bayraklara, yumruklarını göğe kaldırmış öfkeli ama umutlu bir kalabalığa dönüştü...
Heyecan damarlarımda bir nehir gibi akmaya başladı; kendimi tutamadım, o asırlık taş duvarları sarsacak kadar gür bir sesle bağırdım:
“Faşizme karşı omuz omuza!”
“Ya hep beraber, ya hiçbirimiz!”
Daha "z" harfi dudaklarımdan dökülüp boşlukta yankılanmadan, yerçekimiyle olan bağım koptu. İsfahan’ın en izbandut, en güçlü on kişisi beni kaptığı gibi yerden tam 1 metre 80 santim yukarıya dikti. Kendimi bir anda insan deryasının üzerinde buldum. Bin yıldır beklenen bir kurtarıcı, bir Mesih gelmiş gibi ortalık yıkılıyordu...
Altımdaki o devasa kütle, bir denizin dalgaları gibi çalkalanıyor; herkes bana dokunmak, gömleğimin bir ipliğini hatıra diye koparmak için birbirini eziyordu...
İşte o an, şahısları yüceltmenin ne kadar tehlikeli, ne kadar "ezici" bir sevgi olduğunu bizzat tecrübe ettim. Kalabalığın gözlerindeki o kontrolsüz tutkuyu gördükçe korkuyla haykırdım: “Etmeyin, eylemeyin! Başımıza ne geldiyse hep bu şahısları göklere çıkardığımızdan geldi!” Ama nafile... Sesim, "Dokunmak sevaptır!" diye bağıran binlerce sesin içinde eriyip gitti. Beni yükselttikçe yükselttiler; artık kubbelerle göz hizasındaydım...
Baktım ki bu "kutsal" baskının sonu yok, kaçmak için tek bir çare kalmıştı: İstifa! Ama benimki dilekçeli bir istifa değil, fiziksel bir kopuş oldu. O insan omuzlarından kendimi derin bir boşluğa bıraktım. Bir an için havada asılı kaldığımı, rüzgarın kulaklarımda ıslık çaldığını hissettim...
KÜT!
Gözlerimi açtığımda, Nakş-ı Cihan’ın büyüleyici maviliği gitmiş, yerine yatak odamın tavanındaki o sönük, çatlak lamba gelmişti. Meydanın o güçlü omuzları meğer yatağın kenarıymış. O muazzam halk hareketi ise, üç metrekarelik uyku bölgemde verdiğim bir sağa bir sola dönme mücadelesinden ibaretmiş. Parkenin buz gibi gerçekliği sırtıma vururken, sol kolumdaki o keskin acıyla kendime geldim...
Şimdi hastane koridorlarında, kolumda koca bir beyaz alçıyla dolaşıyorum. Doktor, röntgen filmindeki o kırığa bakıp şaşkınlıkla, “Nasıl becerdin evladım bunu?” diye sorduğunda, ona gerçeği anlatamadım. Diyemedim ki: “Doktor bey, ben aslında dünya tarihinin en görkemli mitinginden feragat ettim.” Sadece gülümsedim. Şimdi bu alçı benim gazi nişanım, rüyamın fiziksel kanıtı. Üzerine keçeli kalemle, tarihe geçecek şu notları düştüm:
Davamızdan değil, yataktan döndük!
Miting alanı 90.000 metrekareydi ama yatak dardı...
Gaza geldim, yere geldim.Nakş-ı Cihan gibi meydanlarda büyük hayaller kurmak insanın ruhunu doyurur ama uyurken emniyet kemeri takmak, en radikal siyasi eylemden bile daha hayat kurtarıcıdır!








