"Yeterli kâr oldukça sermayeye cesaret gelir. Kâr doruklara ulaştıkça sermayenin işlemeyeceği cinayet, ayak altına almayacağı insani yasa yoktur..."
Hazan İLİK yazdı...
“Eğer para, dünyaya, bir yanağında doğuştan kan lekesiyle geliyorsa sermaye tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geliyor.”
(K.Marx...)
Marx’ın sermayenin doğum belgesine düştüğü bu şerh, bugün emperyalist barbarlığın zirvesinde, yüzümüze her zamankinden daha sert çarpıyor. O “doğum lekesi” artık esrarengiz değil; sistemin her gözeneğinden akan bir pisliğe dönüşmüş durumda. Epstein dosyalarından saçılanlar da, magazinel bir “skandal” veya bir grup zenginin ahlaki sapması değil; bizzat sermaye sınıfının varoluşsal karakteridir...
Zira sermayenin o “kanlı ve kirli” doğası, artık diplomatik nezaket kurallarıyla ya da “uluslararası hukuk” örtüsüyle gizlenemiyor. Emperyalist barbarlık tüm dehşetiyle apaçık ortada duruyor. Gazze’de gözlerimizin önünde işlenen soykırıma uydurulacak bir kılıf kalmadı. Venezuela’da lider kaçırmaya çalışırken inandırıcı bir gerekçe sunma zahmetine bile girmiyorlar. Afganistan ve Suriye halklarını, üzerine “takım elbise” giydirdikleri cihatçı çetelere teslim eden kapitalist-emperyalizmin “demokrasi” masalı bitti...
Tam da bu açık barbarlık çağında, Marx’ın bir başka tespiti Epstein dosyalarıyla ete kemiğe bürünüyor. Ne diyordu Marx? “Yeterli kâr oldukça sermayeye cesaret gelir... Kâr doruklara ulaştıkça sermayenin işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike, ayaklar altına almayacağı insani yasa yoktur.”
Milyonlarca sayfalık Epstein belgeleri, işte bu “cüretin” belgesidir...
Norveç prensesinden İngiliz Kraliyetine, eski ABD başkanlarından o çok “saygın” akademisyenlere, NATO’nun gri bürokratlarından Suudi prenslerine ve dünyayı parmağında oynatan teknoloji milyarderlerine uzanan kapkara bir ağ... Hepsinin buluştuğu tek bir ortak payda, ait oldukları sınıf...
Bu, sermaye terörünün en çıplak halidir. İster doğayı talan ederek, ister işçiyi madende göçüğe mahkum ederek, isterse açlık ve savaşlarla olsun; halihazırda işlemediği cinayet kalmayan bir sınıfın, “özel hayatındaki” yansımasıdır sadece...
Görüyoruz ki o devasa ve gizemli servet birikimleri, iddia edildiği gibi çok çalışmakla veya üstün yeteneklerle değil; ilişkiler ağı, spekülasyon, el koyma ve doğrudan suç mekanizmalarıyla inşa ediliyor...
Epstein olayı, dizginsiz sömürü düzeninin, kendi “çocuklarını” her ne pahasına olursa olsun korumasının hikayesidir. Yıllarca süren ihbarlara rağmen kılına dokunulmaması, ceza alsa bile “ayrıcalıklı” hapis yatması tesadüf mü? Sıradan bir emekçi marketten bebek maması çaldığında hayatı kararırken, bu elitler sürüsü için hukuk, sadece yoksulları hizaya getiren bir sopadan ibaret...
Epstein davasının en karanlık yüzü, şüphesiz yoksul kız çocuklarının maruz kaldığı istismardır...
Engels, modern ücretli köleliğin, eski köleliğin ve hatta yamyamlığın biraz biçim değiştirmiş hali olduğunu söylerken ne kadar da haklıymış. Bu düzen, kelimenin tam anlamıyla bir yamyamlık düzenidir. Güç ve egemenlik, yoksul sınıfların kanıyla besleniyor. Sermaye, fabrikada işçinin emeğini posası çıkana kadar sömürüp kenara atarken nasıl “kullan-at” mantığıyla bakıyorsa; o adada çocukların bedenine de aynı gözle bakıyor...
Ortaya saçılanlar, güç ve egemenliğin sınırsız, doyumsuz arzusudur. “Her şeyi satın alabilirim, her şeyi yapabilirim ve kimse bana dokunamaz...”
Bu barbarlığı, bu çürümüşlüğü, yoksul çocukların bedenlerini meta haline getiren bu düzeni söküp atacak tek bir güç var: Dünyanın dört bir yanında aynı sömürü çarkında ezilenlerin, kadınların ve işçi sınıfının enternasyonal birliği...
O kan lekesini ancak biz temizleriz...
NOT: Bu yazı Ekmek ve Gül dergisinden alınmıştır...
FOTOĞRAF : Bild aus dem Jahr 2000: V.l.n.r Donald Trump, Melania Knauss, Jeffrey Epstein und Ghislaine Maxwell im Mar-a-Lago Club, Palm Beach, Florida. (Getty Images / Davidoff Studios Photography)








