Prof. Dr. Doğan GÖÇMEN yazdı...
Hemen herkes, belki de istisnasız herkes, erken yaşlarından itibaren, okullara ve üniversitelere kayıtlardan devlet ve özel sektörde işe alınmalara kadar 'adam kayırmacılık' denen ahlaksız uygulamanın kurbanı olmuştur...
Hak edildiği halde çok isteneni/arzulananı/gerek duyulanı elde edememenin ne anlama geldiğini, nasıl bir acı verdiğini, duygu dünyamızda nasıl derin bir yara açtığını herkes bilir...
Herkes 'adam kayırma' ilkesi denilen ahlaksızlığın kurbanı ve mağduru kendisi olduğunda öfkeden küplere biner ve bu adil ve etik olmayan uygulamanın son bulmasını ister. Fakat, dürüst olmak gerekirse, elimizi vicdanımıza koyalım, hiçbir şekilde ahlaki olmayan, hiçbir şekilde adil olmayan bu uygulamanın kazananı biz olursak çok azımız bu uygulamaya karşı dururuz...
Yani adil olmayı hep başkalarından bekleriz. Neden? Çünkü insan ilişkilerinde adil ve etik davranılmasını gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya olarak görürüz de ondan. Biraz açalım...
Hemen her tarafta gözlenen uygulama adam kayırma. Adam ve bazen de kadın kayırma her tarafta üst safhada. Herkes "kendi adamını" kayırıyor. Hele daha üst kurumlarda bu had safhada. Bu nedenle "adam kayırma" ilkesinin nice zamandan beri bu kadar yayın olarak uygulandığını görünce hepimiz adil ve etik insan ilişkilerinin mümkün olmadığı düşüncesinden hareket ederiz...
Ne yapmalı? Kanımca konunun önce düşüncel olarak açıklık kazanması gerekir...
Bu ilk bakışta basit gibi görünen konu da toplumun derinden yarılmışlığı ile ilgilidir. Bu, toplumun her kesimini ve giderek herkesi herekese yabancılaştıran toplumun yarılmış olma durumu, ortadan nasıl kalkacak?
Soru bu ve her türlü 'hazır reçete cevap' yanlış olacaktır. Belki de bir başlangıç noktası düşünmek ve seçmek en gerçekçi ve doğru olanıdır. Bana öyle geliyor ki Hegel ve Marx ile yabancılaşma ve çıkar çatışmaları sorunsalı üzerinden gitmek en doğrusu olacak...
Zira herkesin herkesi dostu ve yoldaşı olarak gördüğü, diğer bir deyişle kimsenin kimseyi yabancı olarak görmediği bir toplumda adam kayırmacılık giderek azalacaktır. Bu durumda da insanlar doğal olarak kayırmacılık yerine nesnel olmaya (adil ve etik olmaya) özen gösterecektir...
Bu gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopyamıdır? En iyisi Rousseau ile yanıt vermeye çalışalım. "Evet, ütopyadır" ya da "hayır ütopya değildir" demeden önce başka bir soru sormamız gerekiyor. Ahlaklı olmak, adil olmak, her yerde herkesin istediğini hak ederek elde etmesi ilkesinin uygulanması nesnel bir gereklilik midir? Sanırım aklı başında olan kimse bu soruyu "hayır" ile yanıtlamaz. O halde herkes herkesin adil olmasını, etik davranmasını nesnel bir gereklilik olarak görüyor ve herkes herkesten adil olmasını ve etik davranmasını bekliyor diyebiliriz. Herkes bunun nesnel bir gereklilik olduğunu kabul ediyor...
Şimdi sorumuzu tekrar soralım: herkesin herkesten, dolayısıyla kendisinden de uyulmasını istediği adil ve etik olma ilkesine uyulan bir durumun oluşması nesnel bir gereklilik midir? Aklı başında olan hemen herkes bu soruya "evet" diye yanıt verecektir. Peki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya mıdır?
Rousseau bu soruya şöyle yanıt veriyor başka bir bağlamda. Kendi cümlelerimle aktarıyorum: 'Evet, ütopyadır. Fakat o, nesnel bir gereklilik ise ve o, gerçekleşmesi mümkün değilmiş gibi görünen ütopyaya tek bir insan dahi sahip çıkarsa, o andan itibaren o, artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya olmaktan çıkmıştır, gerçekleşmesi mümkün bir toplumsal alternatife dönüşmüştür. Voilà, mesele bu kadar basit. Fakat cesaret ve iradi güç ister...
* Bu bir editöryal haberdir.








