Bir efsanenin kanlı izleri : Hitler, Churchill, Trump ve “Üstün ırkın” inşası...

Bir efsanenin kanlı izleri : Hitler, Churchill, Trump ve “Üstün ırkın” inşası...

Prof. Dr. Doğan Göçmen
[email protected]

"Mülk benim elimdedür, yıkan benim yapan benim"
(Yunus Emre...)

Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in İran’a saldırmasına gerekçe olarak İran’ın atom bombası yapma hazırlığı içinde olduğu gösterildi. Bu gerekçenin herhangi bir tutarlılığı olmadığı yeterince ortaya kondu. Fakat bu konu son Irak savaşından beri sürekli gündeme geliyor ve tartışma konusu oluyor. Öyle anlaşılıyor ki Atom bombası konusunda tekel veya imtiyaz hakkı talep etmektedir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin bu konudaki imtiyaz hakkını neye dayandırıyor? Bunu gerekçe göstererek başka ülkelere nasıl saldırabiliyor? Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesinin bu bakımdan anlamı nedir?

Churchill’in uydurduğu imtiyaz efsanesi
Bu konuda Winston Churchill’in “Demir Perde Konuşması” olarak anılan Mart 1946 tarihli konuşması tahmin edildiğinden çok daha günceldir...

Churchill konuşmasına önce “Dünya Barışı” başlığını vermek istemiştir. Fakat sonra bundan vazgeçip hem İncil’e gönderme yapan hem fizyolojik çağrışımları olan hem de dramatik varoluşsal içermeleri bulunan “Barışın Can Damarı” (The Sinews of Peace) başlığını  vermeyi tercih etmiştir...

Konuşmanın amacı, “korku verici” ve “kafa karıştırıcı istikrarsız” zamanlarda ABD’nin önderliğinde İngilizce konuşan ulusların teolojik anlamlar yüklediği politik yönelimini ve amacını gerçekleştirmek için araçlarını belirlemektir. Churchill, asıl adından farklı olarak “demir perde” olarak adlandırılan konuşmasında bu tabir ile “Sovyet etkisi”, hatta “artan ölçüde” doğrudan “Moskova’dan kontrol edilen” alanı adlandırmaktadır...

Churchill İngilizce konuşan ulusların dünyanın gerisi karşısında her bakımdan imtiyaz hakkını gerekçelendirirken o zaman tarihsel bir gerçeklik olan bir Sovyet olgusuna dikkat çekiyordu. Artık bir "Sovyet olgusu olduğunu üzülerek kabul etmek zorundayız" diyor. Zira artık “Baltık’ta Szczecin’den Adriyatik’te Trieste’ye kadar” olan ve kıtayı boydan boya kesen bir “demir perde”  vardır. Bu perdenin arkasında Churchill’in temsilciliğini yaptığı sınıfın dünya görüşüne göre oluşmuş bir “totaliter sistem” vardır. Bu “demir perde”nin arkasında Orta ve Doğu Avrupa’nın Varşova, Budapeşte, Bükreş, Prag, Sofya gibi tüm ünlü antik başkentleri bulunmaktadır...

Bu demir perdenin karşısında bir “özgür demokratik dünya” vardır. İşte bu “özgür demokratik dünya” masalını korumak için “atom bombasının gizli bilgisi” muhakkak korunmalı, İngilizce konuşan ulusların bu konudaki imtiyaz talebi kesinlikle savunulmalıdır. Churchill’e göre ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya gücünün zirvesinde olması tanrısal bir iradenin ifadesidir, çünkü “bunun böyle olmasını Tanrı istemiştir”

Truman doktrini doğuyor...

Atom bombasının özellikle Sovyetler Birliği başta olmak üzere başkaları tarafından yapılması engellenemez ise (engellenmesi için her şey yapılmalıdır!), o gün geldiğinde, diyor Churchill, er veya geç geleceğini biliyor, o halde, o gün geldiğinde  “hâlâ o kadar korku verici üstün bir güce sahip olmalıyız ki, kullanımına veya kullanımı ile tehditte karşı etkili caydırıcılık dayatılmış” olabilsin...

ABD’nin önderliğinde İngilizce konuşan ulusların imtiyaz hakkını Churchill böyle gerekçelendirmişti. Bu, yarım yüzyıla yakın süren ve neredeyse insanlığın tüm zenginliğini verimsiz tüketen “Soğuk Savaş”ın habercisi veya başlangıcı olmuştu. Churchill’in uydurduğu efsanenin Harry Truman tarafından, “Truman Doktrini” olarak adlandırılan bir soğuk savaş doktrine dönüştürülmesi için bir yıl yetmişti bile. Truman, Churchill’in konuşmasından bir yıl sonra Mart 1947 tarihinde yaptığı konuşması ile Soğuk Savaşı resmen başlatmış oldu. “Marshall Planı” ile bütün dünyada bu doktrinin paraya karşı “zaafı” olan ve ruhlarını satmaya hazır işbirlikçileri oluşturulmuştur...

Churchill’in Hitlerci zihniyeti...

Josef Stalin, Pravda gazetesi ile yaptığı bir söyleşisinde Churchill’in konuşmasını değerlendirir ve Churchill’i ağır bir şekilde eleştirir. Onu Hitlerci bir zihniyete sahip olmakla suçlar:

“Churchill ve dostları, Hitler ve dostları ile çarpıcı benzerliğe sahip” diye belirtir. Bu düşünce tarzı aynı zamanda Hitler’in 2. Dünya Savaşı’nı başlatırken, “yalnızca Almanca konuşan insanlar üstün bir ulus oluşturuyor” diyerek bir üstün “ırk teorisi” ile faşist politik yönelimine atıfta bulunur. Stalin’e göre Churchill de bir “ırk teorisi” ile çalışmaktadır. Fakat Churchill “Alman” yerine “İngiliz” kelimesini yerleştirmektedir. Churchill, farklı sözcükler kullansa da Hitler ile aynı zihniyete sahiptir ve “yalnızca İngilizce konuşan ulusların üstün uluslar olduğunu iddia etmektedir.”

Stalin’e göre, “Alman ırkı teorisi Hitler’i ve dostlarını tek üstün ulus olarak diğer ulusların üstünde onlara hükmetmelidir sonucuna götürmüştür.” Aynı şekilde “İngiliz ırkı teorisi Churchill ve dostlarını İngilizce konuşan ulusların üstün uluslar olarak dünyanın geride kalan ulusları üzerinde hükmetmelidir sonucuna götürmektedir.”

Arkaik ve Anakronik “Üstün İnsan” fikri
Bugün Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ile durum tamamıyla değişmiştir. Fakat mevcut koşulda da nükleer bir dünya savaşı tehlikesi devam ediyor ve her zamankinden daha yakındır. Bugün bu olasılık İran’a karşı süren sıcak saldırı savaş nedeniyle çok daha mümkün hale gelmiştir. Aktörler o zaman ABD ve NATO idi. Bugün ise ABD, Britanya, İsrail ve diğer açık veya gizili dolaylı destekçileri...

O zaman dünya silahlandırılmak isteniyordu. Bugün o zamandan beri bugüne kadar geliştirilen silahlar deneniyor. İnsanlığın geleceği ile oyun oynanıyor. İnsanlık dünya savaşı tehdidi ile esir alınmak isteniyor. İnsanlığın geleceği ile tam anlamıyla bir kumar oynanıyor. Bunu yaparken de sanki seçkin ve seçilmiş üstün bir “ırk” gibi davranıyorlar. Netanyahu’nun Filistinliler için kullandığı “insansı” kendilerini dünyaya hükmetmek üzere “seçilmiş” kabul edenlerin genel bakışını yansıtmaktadır. Onlara göre dünyada “insanlar” ve “insansı olanlar” vardır. Bu arkaik ve anakronik “üstün insan” düşüncesi dünya politikasını 21. yüzyılda da belirlemeye hala devam ediyor...

Trump’ın köklere geri dönüşü...

Bugün ABD’de de İsrail’de de hükmeden kibir ve temelsiz bir üstünlük duygusudur. The Economist, 25 Ocak 2025 tarihli 454/9432. sayısında Trump’ın yeniden iktidara gelişini yorumlarken kendisine “büyük başkan” olarak William Mc Kinley’i örnek olarak aldığına dikkat çekiyor: “Mc Kinley, bir emperyalistti” ve Hawaii, Guam, Filipinler’i ve Poerto Rico’yu ABD’nin topraklarına dâhil etmişti. Churchill, dört ciltlik “Tarih” kitabında Amerika Birleşik Devletleri ile Britanya arasında emperyalist rekabetin bir tarafa bırakılıp kalıcı dostlukların Mc Kinley döneminde atıldığını belirtiyor. Britanya bu dönemde ABD’nin emperyalist üstünlüğünü kabul etmiş ve onu İspanya’ya karşı savunmuştu...

Trump, neredeyse tüm emperyalist ülkelere karşı savaşlar açarak yayılmacı politikayı başlatan Mc Kinley’e geri dönmekle köklere geri dönüyor. Bu geleneği takip eden Trump, sanki tüm Amerika kıtası adına konuşuyormuş gibi yapıyor, ama aslında ABD’yi kastederek “Amerika, büyüyen ulus” olmalıdır diyor ve amacının ABD’nin “zenginliğinin artırılması ve topraklarının genişletilmesi” olduğunu belirtiyor. Ona göre bu emperyalist emeller için ABD, tüm normlardan, politik doğruculuktan ve tarihsel olarak yerleşmiş kurallardan, hatta yasalardan dahi kurtarılmalıdır...

Bu, inşa edilecek yeni “üstün ırk” için zorunlu iç ve dış koşuldur. İranlılar gibi bu “üstün ırka” karşı itaat etmeyip direnenler ezilip geçilecektir. İtaat edenler efendilerinin çizmelerini temizlemeye başlayabilirler.“Üstün ırk” efsanesi kan dökmeye devam ediyor. Kanlı izlerini geleceğe uzatmak istiyor...

NOT: Bu yazı Tanık Gazetesi'nden alınmıştır...

* Bu bir editöryal haberdir.

Önceki Haber KADIN MESELESİNE DAİR...
Benzer Haberler