*Prof. Dr. Doğan GÖÇMEN yazdı...
[email protected]
Türkçede kullandığımız “hak” ve “hukuk” kavramları Arapça "hkk" sözcüğünden kazanılmıştır. Fakat bu, İbranice ve Aramice/Süryanice kökenlere sahip olan bir sözcüktür. Hukuk sözcüğü kökensel olarak hak sözcüğünün çoğul halidir ve bu anlam bugün “haklar” kavramı ile karşılanmaktadır. Hukuk bugün daha çok haklar sistemini, yani yasaların toplamını imlemektedir. Türkçede oluşmuş olan bu durum Avrupa dillerinde gözlenen “right” ve “rights” kavramları arasında ayrıma denk gelmektedir...
Türkçe'de hukuk ile bazen eş anlamda kullandığımız “yasa” kavramı Moğolca kökenlidir ve "yasag" kavramından türetilmiştir. Yasa kavramı hukuk kavramından çok farklı bağlamlarda, örneğin doğa bilimlerinde kullanıldığı gibi, benzer anlamlarda kullanıldığı bağlamlarda hukuk kavramı yasa kavramını aşan ahlaklılığı içeren anlamlara sahiptir. Aynı şekilde dilimizde kullandığımız “kanun” kavramı Türkçe'ye Arapça'dan gelmiştir, fakat kökeni Eskiçağ Yunanca kural/ölçü anlamına gelen "κανων" (kanōn) kavramıdır...
Kökensel olarak "hkk" oyma, taşa veya metale yazı yazma anlamına gelmektedir. Konumuz bağlamında taşa veya metale oyulmuş şey, yasa, ferman, kural anlamına gelmektedir. Hak kavramını neredeyse koşulsuz bir şekilde pozitif hukuk çerçevesinde görenler, onu doğrudan “menfaat” veya çıkar ile ilişkilendirme eğilimi içindedirler. Fakat Hegel hak kavramının gerçek anlamını tüm derinliğiyle yakalamak için avukatların anladığı hak kavramından kaçınmamız gerektiğini salık vermektedir. Hak kavramını koşulsuz bir şekilde teolojik anlam ve kavramlarla ilişkilendirmek de mümkün değildir...
Hak kavramının gerçek orijinal anlamını yakalamak için tarihsel ve felsefi yaklaşmak, indirgemeci anlam kargaşası içine düşülmesini engeller. Hak deyince bundan bugün hakikate, bilgeliğe ve yasaya uygun olma anlaşılmaktadır. Bu tanım kavramının üç boyutlu bütünlüklü anlam bağlamına birden işaret etmektedir. Hakikate, yani gerçekliğe uygunluk; bilgeliğe, yani teorik ve pratik bilimsel ve felsefi bilgiye uygunluk; ve bunların formelleştirilerek genelleştirildiği yasalara uygunluk. Fakat hak kavramının anlam bağlamı bu son derece ilginç ve birbirini tamamlayan hakikat, bilgelik ve yasallık alanlarıyla sınırlı değildir...
Hak kavramında bu anlam bağlamlarına içkin olan ve kendisini “doğruluk” talebinde ifade eden ve doğrudan eylemlilikle ilgili olan ahlaka uygunluk koşulu da vardır. Öyleyse hak kavramını hakikate, bilgeliğe ve bunlarla uyumlu olan yasallığa (rastgele konan yasalara değil, hakikat bilgisi ve bilgeliği üzerinden kazanılan yasallığa) uygun davranma yetkisi olarak tanımlamak mümkündür.
Peki, bu neden bir hak veya yetki olarak tanımlanıyor? Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse, varım” özdeyişi bu bağlamda düşünürsek tüm ilkesel değiştirici ve dönüştürücü anlam bütünlüğüyle görülebilir. Herkes basit bir şekilde davranamaz mı?
Hak olarak talep edilen nedir? Hak kavramı her şeyden önce hakkın öznesini şart koşar. Hak öznesine verilen yetki neyin yetkisidir? Uygunluk şartlarına yakından bakınca hepsinin üst uğrağında ahlak ve dolayısıyla eylem vardır. Bu açıdan bakınca mesele eylemin doğruluğuyla ilgilidir. Eylemin doğru olması gerekmektedir, çünkü ancak o zaman başkalarına ve kendimize karşı adil olabiliriz. Bu bakımdan her eylemimiz aslında kendimize ve herkese bir çeşit kendisinin olanı dağıtma eylemidir...
Bu toplumsallığın tarihsel kuruluşunun kaçınılmaz sonucudur. Eylemlerimizde doğruluğun, yani adil olmanın garantisi, birbiriyle uyumlu ve kendi içlerinde de tutarlı olan hakikate, bilgeliğe ve yasallığa uygunluğudur. Büyük mesele tam da bu bağlamda oluşmaktadır. Eylemin doğruluğuna yön veren bilgelik hakikatin kurgulanmasından ve yorumundan kazanılmaktadır. Gerçekliğin mahiyeti ve temel yapı taşı nedir? Varlıkta hareketin kaynağı nedir, oluşum, var olma ve yok olma nedir ve nasıl gerçekleşmektedir? Bu hareketin bütün bir varlıkta varolanlar bakımından ne anlama gelmektedir? Bu ve benzeri sorulara verilen sistematik yanıtlar bize hakikatin yorumunu verecektir. İşte, bu yoruma biz bilgelik diyoruz...
Fakat bilgelik kavramının gereğini yerine getirebilmek için söz konusu yorumun pratik uygulanırlık bakımından pratik bilgiye dönüştürülmesi gerekir. Yasallık söz konusu pratik bilgi alanlarından birisidir. Estetik, ahlak, siyaset, iktisat gibi alanları da buraya dâhil edebiliriz. Söz konusu yorumu kim yapacaktır ve ilgili yorumun pratik bilgiye kim dönüştürecektir. Bunu bugün yalnızca “uzmanlar” yapmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca söz konusu yorumu toplumların maneviyatından sorumlu ruhban sınıfı gibi tabakalar yapmıştır...
Antik Yunan'da bunu daha çok filozoflar yapmıştır. İşte, hak ve yetki burada söz konusu olan uygunlukla ilgili yorum ile ilişkilidir. Zira söz konusu yorum hem teker teker tüm bireylerin hem de bir bütün olarak toplumun eylemlerine yön vermektedir. Eş deyişle neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna karar vermektedirler. Böylelikle toplumun aklını ve vicdanını ellerinde tutmaktadırlar.
Descartes’ın modern felsefenin kurucu ilkesi olarak kabul edilen cogito, ergo sum özdeyişi ilkesel olarak tüm bireylerin yorum hakkı olduğundan hareket eder. Bu nedenle modern felsefe tüm insanların gerekli eğitime sahip olması için büyük bir aydınlanma seferberliği başlatmıştır...
Herkes başkalarının yardımı olmadan kendi aklını kullanma kapasitesine erişmelidir. Böylece herkes kendi eylemlerini yönlendirebilecek özgür kapasiteye sahip olduğu için kendi vicdanına yön verebilecek ve böylelikle de ahlaklı kişilik olabilecektir. Bu bakımdan bugün yaygın olan uzman kültürü Anti-Aydınlanmacı bir durumdur. Öyleyse hak kavramı doğrudan her bir insanın yaşamını ilgilendiren özgürlük kavramıdır diyebiliriz. Kant’ın “düşünmeye cesaret et!” çağrısı bu bakımdan çok anlam yüklüdür...
* Öğretim üyesi...
* Bu bir editöryal haberdir.








