*Sezai SARIOĞLU yazdı...
Kar yağıyor, ilk tahlilde yanlış yağıyor, aşağıdan yukarıya ö yağıyor...
Coğrafya keder yağıyor, bir türlü alternatif özgürlük yağamıyor. Eski Türkçe yağıyor, Osmanlıca yağıyor başka dillerde yağmak aklının ve alfabenin köşesinden bile geçmiyor...
Gökçekimini unutan kar taneleri, birbirini unutarak ve uyutarak yağıyor. Yâr çekimini unutan âşıklar birbirlerine yanlış iliklenip yalnız yağıyor...
Suyun hallerinden biri olan kar, olup bitmeyeni Galip Cumhuriyet ile mağlup Osmanlı olarak rivayet eden birinin diline ve şehrengiz bir mecmuanın kenarında unutulan hikâyesine yağıyor...
"Devrim öldü, düşler ve umutlar sahafa düştü!Yaşasın devletler ve tanrılar!" diye kalem ve kelâm oynatan resmi tarihçiler, para-iktidar-para bahçesinde kâr topu oynuyor...
Bu işte bir mit(oloji) yeniği var, diyor eski bir sol kişot... Benden söylemesi, Eski-yeni Yakup Cemil’ler derin işkence, Kel Aliçolar derin mahkeme yağıyor, diyor bir Sol Mohikan...
Kar yağıyor, devlet aşağı, savaş yukarı, tek dilli dilsiz yağıyor, dilleri tcetveliyle korkutarak yağıyor...
Kapısında “Bunca okumamaya nasıl vakit bulabiliyoruz” yazan bir sahaf, siftahtan ve yaşlanmaya direnen kitaplardan önce kendi üstünün-başının tozunu alıyor...
Her sabah, “Dilimi isterim, fazla diliniz var mı?” diyerek dillenen şüphesiz şahsın kısasaden hisse cümlesini sabah siftahına sayıyor. İçinden, yerin kulağı var, yeraltında faili meçhuller mezarlığı var, tedbir getirmekte fayda var, diye geçiriyor...
Can ve mal güvenliğini sağlama almaya çalışan biri, sağına bakıp Tanrı'yı ve devleti, soluna bakıp Devrimi görmeyince, Nihavend makamında "Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime/ Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime!"" şarkısını söyleyip dertleniyor. Sonra da, ödüözü'ne, özüödü'ne karışarak "ödleriyle öten kuşlar gibi" hatıraların kanatları altına tünüyor...
Çok bilmemiş bir kuş, şiire ters binen, ayaklarını ve uyaklarını devletlerine göre uzatan şairlerin, şiirlerinden sonraki ikinci hayatlarını merak ediyor…
Aşk yağıyor, âşıklar yağıyor. Gâh eğri gâh doğru yağıyor. Şems ile Mevlâna yağıyor, "Çaldımsa Miri Malı çaldım" diyen Şeyh Galip yağıyor. Doğu'da Mem û Zin yağıyor, Batı'ya serpintileri ulaşıyor. Batı’dan Doğu'ya körkütük kötülükler, mehter eşliğinde kavramlar yağıyor...
Uludere'de gökten ölüm yağıyor, Roboskili köylüler kaçak kesim katlediliyor. İçim-dışım, dilim-damağım buz kesiyor. Doğu’dan batıya itiraz ve insan yağıyor. Batı'dan Doğu'ya inkâr, dil dâhil zorla iskân yağıyor. Diller, vakti gelince ortaya çıkmak üzere bilinçaltına kaçıyor...
Savaş bezirganları ellerini karla ve kârla oğuşturuyor. Onlarca yıldır yukarıdan ve aşağıdan ölüm yağıyor; olağan yağıyor, olağanüstü yağıyor, kutsalları koruyucular yağıyor...
Sabah âh çekerek akşam âh çekerek dükkanlarını siftahsız kapatan âhiler bu işe şaşıp kalıyor, kâr duasına çıkıyor...
Görsel ve övsel medyada, ölü ele geçirilenleri sayan, sıcak temas hatıralarını anlatan uzmanlar yağıyor...
Beşiktaş motor iskelesinde, eski kulağı kesiklerden bir muharip bir taksi şöförü, “kesik kulaklarla” süslediği kontak anahtarını çalıştırarak güne kârla başlıyor...
"Esas duruş mülkün temelidir" mahreçli dergilerde, hiç boyutlu alemlerde, yazar örgütlerinde, koruculara , koruyuculara rahmet okutacak, muvazzaf şairler yağıyor...
"Mülk şiirin temelidir!" yazılı, ganimet yatağında ve Divan'da seviştikten sonra, “Bir ülkeye birden fazla dil fazla!” diyen yanlış şairler ve yanlış şiirler derin yağıyor...
Cuma Anneleri dualarla mistik, Cumartesi Anneleri diyalektik ağlıyor. Anneler, bitişik alınyazısı olarak sözyaşlarıyla ağlıyor: Bakışbarış, aşitibarış ağlıyor... Ölümde bile eşitlenemeyen savaş mağduru çocuklarımız yağıyor. Ölü canlar yağıyor. Şehirlere dağ, dağlara şehir, Ortası Doğu'ya İşid yağıyor...
Resmi tarihçiler çil çil sözcükleri yüzlerine sürüp kelimeyi saadet getiriyor. Postislam teorisyenler, hutbeye dönüşmüş ekranlarda, günde yirmi dört vakit, "tespihte hata olmaz", retoriğiyle vaaz veriyor...
Keyfin ve keşfin göç yollarını merak eden, madde bağımlısı tinerci çocuk, mânâ bağımlısı olan ve mânâ ustası geçinen bir şaire, Mis Sokak'ta, mis gibi bir şerh düşüyor:
"Seni hiç Hrant buluşmalarında, duruşmalarında, Cumartesi Anneleri'nde Newroz'da, 1 Mayıs'ta görmedim... Gölge etme başka mânâ istemez!"
Çarşı Grubu'ndan siyah-beyaz bir çocuk, Beşiktaş’ı değilse de Çarşı Grubu'nu devrimin yedek gücü sanıyor. Ne güzel sanıyor, yanılıyorsa da güzel yanılıyor. Bir başka Çarşılı, tarih boyunca, tek ulus, tek dil, tek tip insan satanlara cevaben; “Dil dile çarşı”, diye yağıyor âşık tribünde...
Kuşlarını Mezopotamya'ya salmış Mardin'li midyeci, devre arasında Apê Musa'ya ağlıyor. Maçtan sonra Çarşılı gençle, Mardin'li midyeci, kale arkasında buluşuyor. İçine, taş yerine, bir dizesi Türkçe diğer dizesi Kürtçe yazılı kartoplarından yığınak yapıp, somut olarak iki dilde, temsilen tüm dillerde “Hücum!” diyerek, “Şerif ve şeref tribünü”nü kartopuna tutuyor...
Kar yağıyor...
Kâr topu değil kartopu yağıyor; son tahlilde doğru yağıyor...
* Şair ve yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








