Sosyal medyada karşı karşıya kaldığımız baskı, sansür ve algı operasyonları bizi geri çekilmeye değil yan yana gelmeye zorlamalı. Yalnız olmadığımızı hatırlamak ve bunu görünür kılmak, iktidarın tek tek susturma politikasını boşa düşürür.
Almina ER / İSTANBUL...
Sosyal medya bugün gençliğin en görünür olduğu alanlardan biri. Öfkenin, itirazın, dayanışmanın ve bazen de çaresizliğin en hızlı yayıldığı yer aslında. Mücadelemizin filizlendiği alanlardan biri olan bu platformlarda eş zamanlı olarak korku da üretiliyor. Saray rejimi sadece sokaklarda değil dijital ortamlarda da baskısını hissettiriyor. Bir paylaşım yüzünden gözaltına alınan gençler, atılan bir tweet nedeniyle açılan soruşturmalar, kapatılan hesaplar ve erişim engelleriyle karşılaşıyoruz. Devlet sosyal medyanın kontrol edilemeyen doğasını fark ettikçe baskıyı arttırıyor. Eğer sosyal medya etkisiz bir alan olsaydı, bu kadar yoğun bir sansür ve denetim çabası da olmazdı.
Algoritmaların parlattığı yenilgi görüntüleri!
Bugün birçok genç, sosyal medyada gördükleri üzerinden mücadeleyi “tehlikeli”, “yalnız” ve “sonu olmayan” bir şey olarak algılıyor. Algoritmalar sürekli olarak yenilgi görüntülerini, linçleri ve baskıyı öne çıkarıyor. Böylece mücadele umut veren değil, uzak durulması gereken bir alana dönüştürülmek isteniyor. Bu, sermaye iktidarının organize ettiği örgütsüzlüğü ve sessizliği besleyen bilinçli bir propaganda. Tam da bu yüzden sosyal medyayı yalnızca bir ifade alanı olarak görmek eksik kalıyor. Sosyal medyanın sadece öfkemizi boşalttığımız bir vitrine dönüşmesinin yanı sıra hayatımızdaki mücadele alanlarına -okullar, mahalleler, işyerleri gibi- dair değiştirici bir yerde duracak şekilde konumlandırabiliriz.
Korku bireysel bir zayıflık değil, bilinçli olarak üretilen politik bir araçtır. İnsanlar cesur olmadığı için değil, yalnız bırakıldıkları için susuyor. Korku, tek tek bireylerin omuzlarına yüklendiğinde büyür, bölüşüp birbirimizle paylaştığımızdaysa etkisini kaybeder. Aynı anda aynı şeylerden bahsetmek, gündemden düşen sorunlarımızı tekrardan gündeme getirmek ve sadece sorunlarımızı anlatmakla kalmayıp çözümleriyle bunları paylaşmak gerekir. Sorunlarımızı dile getirdiğimiz kadar mücadelemizden elde ettiğimiz kazanımları da konuşmalıyız. Medyada söz hızlı yayıldığı gibi, her şey hızla unutuluyor. Bu unutma hali, mücadeleyi sürekli baştan başlatıyormuş hissi yaratıyor ve yılgınlığı besliyor. Oysa geçmiş mücadele deneyimlerini, önceki direnişleri ve kazanımları hatırlatmak gerekir. Yaşadığımız 19 Mart süreci de bir birikmişliğin sonucuydu. Geçmişten bahsetmek mücadeleyi yalnız ve köksüz olmaktan çıkarır.
Ne yapmalı?
Sosyal medyada karşı karşıya kaldığımız baskı, sansür ve algı operasyonları bizi geri çekilmeye değil, yan yana gelmeye zorlamalı. Yalnız olmadığımızı hatırlamak ve bunu görünür kılmak, iktidarın tek tek susturma politikasını boşa düşürür. Mücadele bireysel cesaret değil, ortak bir irade meselesidir. Gençlik olarak sosyal medyayı bir vitrin değil, gerçek mücadele alanlarına açılan bir kapı haline getirmeliyiz. Sözü sokaktan, okuldan ve işyerinden koparmadan orada kurulan her bağı hayata taşımak zorundayız. Parçalı sesleri birleştirmek, dağınık öfkeyi örgütlü güce çevirmek bizim elimizde!
NOT : Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








