*Mehmet SÖĞÜT yazdı...
Fotoğraf : İrfan Erdoğan...
Onu göl kenarında bulma umuduyla yola düşmüştü. Ancak kıyıdaki o ağır sessizlik, Suzana’nın yokluğuyla birleşip Aram’ın yüreğinde uğultulu bir rüzgara dönüşmüştü. Gölün normalde huzur veren sakin dalgaları, şimdi zihninde birer çığlık gibi yankılanıyor; bu sessiz fırtına, içindeki körpe sevinci yerle yeksan ediyordu...
Onun çoktan başka bir gökyüzüne kanat çırptığını, kendisinden habersiz uzaklara süzüldüğünü nereden bilebilirdi ki?
Fransız şair Paul Eluard’ın o meşhur dizesi düştü aklına: "Senin adını, yokluğunla yazıyorum."
Belki Suzan'a onu bilerek üzmek istemedi, belki de gitmesi sadece "öyle gerektiği" içindi. Gidişini bir yabancıdan duymak Aram’ın içini kor gibi yaksa da, kalbinde ona dair o bildiği "şımarıklığın" sıcak tebessümü kaldı...
Kendi kendine gülümsedi: “Ona şımarığımsın desem, bu tatlı sitemime kızar mıydı acaba?” diye geçirdi içinden. Sonra boşluğa doğru fısıldadı: “Keşke gideceğini söyleseydin; kalbimi bu yokluğa, bu hazırlıksız gidişe alıştırırdım.”
Onu dört gözle beklerken gelmeyeceğini öğrenmek, sanki bastığı toprağı ayağının altından çekip almıştı. Zaman durdu, odadaki duvarlar üzerine gelmeye başladı. Çünkü Suzana’nın tek bir bakışı, tek bir gülüşü, Aram’ın içindeki binlerce gülün aynı anda açmasına yetiyordu. Şimdi onsuz geçecek o iki gün, önünde koca bir ömür gibi uçsuz bucaksız uzanıyordu...
Nihayet döndüğünü duyduğunda, mantığını ve zaman algısını geride bırakıp sadece ona koştu. Karşılaştıkları an ağzından dökülen o kontrolsüz “Neredeydin?” sorusu, bir hesap sorma değil; beyninin durduğu, ruhunun nefessiz kaldığı o anın feryadıydı...
Ona olan güveni sarsılmaz bir kale gibiydi. Bin erkeğin arasına girse bile Suzana’nın duruşundan, zarafetinden ve sadakatinden bir an bile şüphe etmezdi. Hafif kıskançlıkları olmuş muydu? Elbette. Ama bu, kalbindeki o ince sızının, onu kaybetme korkusunun dışavurumu olan küçük bir titremeydi sadece...
Henüz dudaklarından “Sana deliler gibi aşığım” cümlesi dökülmemişken, ona hesap sorma hakkı olmadığını biliyordu. “Neden söylemedin, seni çok merak ettim” demek, sanki henüz çizilmemiş bir sınırı aşmak, haddini bilmemek gibi geliyordu ona. Fakat aşkını diliyle ikrar etmemiş olsa da, gözleri her saniye “Sana aşığım!” diye çığlık atıyordu...
Sadece gözleri de değil; yüzündeki her çizgi, ellerindeki her titreme bu aşkı haykırıyordu.
Şimdi tek tesellisi, kendi gözlerindeki o aşk ateşinin Suzana’nın kalbine ulaşma ihtimaliydi. Yine o Fransız şairin dizeleri zihninde yankılanırken, dudaklarında şu sessiz vaat belirdi: “Doğduğun topraklara birlikte gideriz. İnan bana, ömrümün geri kalanını sadece o topraklarda, senin yanında tamamlamaya bile razıyım...
Çünkü şairin de fısıldadığı gibi: Dünya üzerinde tek bir yüz var, o da sensin.”
*Şair ve yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








