Kadir ÇELİK yazdı...
Fotoğraf : Evrensel Gazetesi...
Asimilasyonun temel amacı, fiziksel olarak yok edilemeyen bir toplumu, kendi kimliğinden koparıp egemen yapı içerisinde eriterek etkisizleştirmektir. Bu süreç, doğrudan bir kıyımın yerini alan, zamana yayılmış bir tasfiye stratejisidir. Devletler, açıkça ortadan kaldıramadığı "ötekini", merkezi sistemin çarkları arasında dönüştürerek tarihsel ve toplumsal bir varlık olmaktan çıkarır. Dolayısıyla asimilasyon, bir kültürel uyum çabası değil; imha imkânının bittiği yerde başlayan sistematik bir yok etme yöntemidir...
Bu siyasetin en stratejik cephesi dildir; çünkü dil, bir toplumun hafızasını ve direncini ayakta tutan ana omurgadır. Kendi diliyle düşünen ve bu dil ile yaşamını sürdüren bir halk, dışarıdan gelen her türlü müdahaleye karşı doğal bir savunma mekanizmasına sahiptir. Devletlerin dili hedef almasındaki asıl neden, bu direnç zeminini parçalamaktır. Dilini kaybeden bir toplum, dünyayı kendi gözleriyle görme ve kendi çıkarlarını savunma yetisini de kaybeder. Bu yönüyle dil asimilasyonu, toplumu fiziksel olarak öldürmeden, onu kendi ruhuna yabancılaştırarak zihnen çökertmektir...
Bu tarz operasyonel politikalar, modern dünyada kaba yasakların yanısıra devletlerin kurumsal aygıtlarıyla yürütülür. Eğitim sistemi, bu sürecin en keskin tasfiye aracıdır. Çocukların ana dillerinden koparılması, o toplumun geleceğini daha en baştan egemen rejimin koyduğu resmi kalıplara mahkûm etmektir. Resmi dil; ekonomik anlamda hayatta kalmanın, eğitimin ve toplumsal saygınlığın yegâne şartı haline getirilirken, diğer diller ev içine ve dar sosyal alanlara hapsedilerek "hükümsüz" ilan edilir. Zamanla kendi diliyle kamusal varlık gösteremeyen toplum, siyasal bir ağırlık taşıma kapasitesini yitirerek sadece folklorik bir kalıntıya dönüşür...
Asimilasyonun başarısı, bireyi bu yok oluş sürecine eklemlenmeye mecbur bırakmasında yatar. İnsanlar dışlanmamak, aşağılanmamak ve sistemin nimetlerinden yararlanabilmek için kendi kimliklerini terk edip egemen kimliğe sığınmaya zorlanır. Bu aşamada asimilasyon artık bir dış baskı olmaktan çıkar; bireyin hayatta kalmak adına bizzat kendi eliyle yürüttüğü bir kimlik değişimi mekanizmasına dönüşür...
Devletlerin hedeflediği son aşama budur: Toplumun, artık sistemin zorlamasına gerek kalmadan kendi kendini yok etmesi...
Bir halkın binlerce yıllık tarihsel miras üzerinden inşa ettiği dilini tasfiye etmek, o toplumu sadece dilsiz bırakmak değil, onu zamansız ve mekânsız bir nesneye indirgeyerek tarih sahnesinden silmektir. Bir dilin imhası; bir kimliğin kurucu kolonlarını yıkmak, bir halkın kolektif bilincini ve geleceği tasavvur etme becerisini kasten felç etmektir. Devlet aygıtının, siyasal hegemonyasını tahkim etmek adına bir lisanı ve o lisanın taşıdığı devasa kültürel derinliği yok etmesi; evrensel hukuk ve insanlık onuru nezdinde meşrulaştırılamaz, zaman aşımına uğramayacak bir insanlık suçudur. Binlerce yıllık bir medeniyet birikiminin merkezi egemenliğin çarkları arasında öğütülmesi, insanlığın ortak mirasına yönelik affedilemez bir saldırı ve tarihin tanıklık edeceği en ağır veballerden biridir...
Hiç şüphesiz geldiğimiz noktada diyebiliriz ki asimilasyon, bir toplumun siyasal varlığını uzun vadede silmeyi amaçlayan bir devlet pratiğidir. Öyle bir siyasetin tayin ettiği çerçevede kendi diliyle düşünemeyen, örgütlenemeyen ve hakkını savunamayan bir halk, zamanla başka bir kimlik içerisinde eriyerek yok olmaya mahkûm edilir. Bu nedenle dil ve kimlik mücadelesi, basit bir kültürel hak arayışı değil; bir toplumun tarihsel bir özne olarak kalıp kalmama, yani varlık ve yokluk kavgasıdır...
* Bu bir editöryal haberdir.








