Birol KESKİN'den...
[email protected]
İnsan, en çok hayatın adil olması gerektiğine inandığı yerden yoruluyor. İçimizde, çoğu zaman fark etmediğimiz bir sözleşme var: Her şey dengeli olmalı, herkes eşit şartlarda başlamalı, iyi olanın karşılığı gecikmeden gelmeli…Oysa hayat bu beklentiyi hiç imzalamamış gibi akıp gidiyor...
Zamanla anlıyoruz ki, yaşam kusursuz bir denge değil; adaletle adaletsizliğin, umutla hayal kırıklığının, kazançla kaybın iç içe geçtiği karmaşık bir akış. Biri olmadan öteki olmuyor. Ve biz, tam bu çelişkinin ortasında anlam arıyoruz...
Bazen bir insan daha en baştan geriden başlıyor hayata; yorgun, eksik, haksız bir yükün altında. Bazen de her şey dışarıdan,yolunda görünüyor ama içinde büyük bir boşluk büyüyor. “Neden ben?” sorusu, insanlığın en eski ve en yalnız sorusu haline geliyor...
Fakat belki de asıl mesele, hayatı düzeltmeye çalışmak değil; onu olduğu gibi anlamaya çalışmaktır. Doğa bize eşitlik vaadiyle gelmiyor; çeşitlilik, değişim ve sürekli hareketle var oluyor. Toplumsal sistemler de bazen bu adaletsizliği derinleştiriyor: fırsatların eşitsiz dağılımı, sistematik haksızlıklar, emeğin karşılığını bulmaması… Bunlar bireysel iradenin ötesinde duran gerçekler. Ama yine de insan, bu büyük resmin içinde kendi duruşunu bulmak zorunda...
İşte asıl dönüşüm burada başlıyor. Hayatın adaletini aramaktan vazgeçip, adil olmayan bir dünyada adil kalmayı ve devam etmeyi seçtiğimiz anda mücadele anlam kazanıyor. Artık beklemek değil, yürümek önem taşıyor...
Umut da bu noktada yeniden doğuyor. Umut, her şeyin bir gün adil olacağına dair naif bir inanç değil; adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir dünyada bile ayakta kalabilme, düşse de tekrar kalkabilme gücüdür...
Kazandıklarımız kadar kaybettiklerimizle de büyüyoruz. Bazen bir kayıp, insanı kendine yaklaştırıyor, derinleştiriyor. Bazen de büyük bir kazanç, onu kendinden uzaklaştırıyor. Hayat tarladaki ürün gibi değil; eken her zaman biçmiyor. Yine de ekmekten vazgeçmiyor insan.Çünkü tohum, toprağın cömertliğine değil, insanın ısrarına bağlıdır...
Ve en sonunda öğreniyoruz: Hayat, herkese eşit bir hikâye sunmuyor. Ama herkesin, kendi hikâyesini yazma ihtimali var. Belki de hayatı anlamak, onu adil kılmaya çalışmak değil; tüm adaletsizliğine, ağırlığına ve kırılganlığına rağmen içinde düşmeden, daha dik ve daha bilinçli yürümeyi öğrenmektir...
Bu yürüyüşte yalnız olmadığımızı da hatırlayarak.
*Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








