"Güneş, ertesi sabah herkes için yeniden doğacağını biliyordu...
Hazırlıklıydı yine karanlığı dağıtmaya, ışığını hiçbir ayrım gözetmeden yeryüzüne bırakmaya...
Ama ya insanlar...
Hazır mıydı aydınlanmaya?"
*Birol KESKİN*
[email protected]
Belki de insanlık tarihinin en büyük çelişkisi burada başlıyor. Doğa görevini hiç aksatmıyor; mevsimler zamanında geliyor, nehirler akıyor, güneş her sabah yeniden doğuyor. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir ayrım yapmadan, herkese aynı ışığı sunuyor. İnsan ise aynı kararlılığı ne vicdanına, ne aklına ne de toplumsal yaşamına gösterebiliyor...
Çünkü aydınlanmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir. Aydınlanmak; insanın kendi önyargılarıyla yüzleşebilmesi, kendisine öğretilenleri sorgulayabilmesi, korkularını aşabilmesi ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmesidir. İşte bu yüzden karanlık çoğu zaman daha kolay gelir: Karanlık düşünmeyi değil, itaati ister; soru sordurmaz, ezberletir; vicdanı değil, korkuyu büyütür. Korku büyüdükçe insanlar kendi zincirlerini özgürlük, sessizliklerini bilgelik, teslimiyetlerini ise gerçekçilik sanmaya başlar...
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Savaşlar, diktatörlükler, ırkçılık, sömürü, ayrımcılık ve yoksulluk... Bunların hiçbiri yalnızca iktidar sahiplerinin eseri değildir. Sessiz kalanların, görmezden gelenlerin ve "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyenlerin de bu karanlıkta payı vardır. Bugün de farklı bir yerde değiliz. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor, bilgiye ulaşmak tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kolay. Ama aynı zamanda hakikati perdelemek, yalanı çoğaltmak ve korkuyu örgütlemek de hiç olmadığı kadar kolay...
Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: Bilgi artıyor ama bilgelik aynı hızla büyümüyor. İletişim çoğalıyor ama insanlar birbirini daha az dinliyor. Ekranlar aydınlanıyor fakat zihinler aynı ölçüde aydınlanmıyor. Çünkü gerçek aydınlanma teknolojiyle değil, vicdanla başlar. Güneş bunu bizden daha iyi biliyor; o, kime doğacağını seçmiyor. Zengine de, yoksula da; inanana da, inanmayana da; yerliye de, göçmene de... Doğa, eşitliği insandan daha iyi biliyor. İnsan ise çoğu zaman kendi elleriyle ördüğü duvarların arkasında yaşamayı tercih ediyor...
Belki de gerçek mücadele başkalarını değiştirmek değildir; asıl mücadele, insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşebilmesidir. Çünkü insan, dışındaki karanlığı ancak içindeki korkuları yenebildiği ölçüde aydınlatabilir. Yine de umut vardır; çünkü güneş, insanların dün ne yaptığına bakmadan ertesi sabah yeniden doğar. Belki umut tam da budur: Her yeni gün, insanın yeniden insan olabilme ihtimalidir...
Güneş her sabah yeniden doğuyor. Ne alkış bekliyor, ne teşekkür, ne de kimsenin onayını. Çünkü biliyor; ışık olmak, varlığının nedenidir. İnsan ise çoğu zaman karanlığa alışıyor; karanlığı kader, suskunluğu bilgelik, itaati huzur, korkuyu gerçekçilik sanıyor. Oysa hiçbir gece, güneşin doğmasına engel olamadı...
Asıl soru hiç değişmedi: Güneş yarın da doğacak. Peki biz... Yarının ışığına gözlerimizi açabilecek miyiz? Yoksa karanlığı seçmeye devam edip, aydınlıktan şikayet edenler arasında mı kalacağız?
*Sendikacı yazar...
* Bu bir editöryal haberdir.








