"Antakya şehrinin o sabahında, kırılan aynaların gördüğü bu çağa yeter. O çağ ki; kendini görmek için bir parça aynaya bakar. Dağıldığı yerde otlar biter; söylenceler, ağıtlar, kaval sesleri ve aksak ölçüler belirir."
Önder KARATAŞ...
[email protected]
Fotoğraf : Evrensel Gazetesi...
“Hiç kimseye aynada göründüğümüz gibi görünmeyiz, çünkü aynadaki imge başkasına bakmayan, bir başkasının bakışını öngörmek ve yanıtlamak durumunda olmayan bir insan imgesidir.” (Mihail Bahtin)
Bir aynanın gördükleri değil bir ömre, bir çağa da yetebilir. Kırıldıkça anlamsal canlılığını kazanan nesnelerin başında ayna gelir. Bir dal da öyle değil midir? Kırık bir ayna ile bir dalın görüntüsü, yaşamın kesintiye uğradığı o zaman diliminde sözcüklere de bulaşarak güncel imgeler üretir...
“Hiç olmama vakti,
Yok yere kırılan
Dal
Bir de
Güç bela
Yaprak dökerken…”
6 Şubat sabahı Antakya’da birbiri üzerine devrilmiş evlerin görüntüsü bir anda seslerin de birbiri üzerine devrildiği çığlıklarla birleşir. Işık bir kalıntıya dönüşmez hiç. Zira kesintiye uğradığı anda yok olur...
Her sokak, herhangi bir adı taşırken, paslı bir levhada yok olur...
“Bellek ve şehir” kucaklaşarak ölür...
Öncesi de var muhakkak...
Şehir, tarihin “tepeden inme” zorlamaları karşısında “yerden bitme” bir ümide el verir.
Camekân, kahve, buğu, sokak, zar sesi, fırıncı küreği, nergis demeti, yağmur, üzüm ve incir, çatlamış nar, kül tadında esmer ekmek.
Şehrin içi dışı bir…
Büyük Antakya Parkı’nın kalbinde, darbe günlerinin o ağır, yapışkan karanlığında, şair Süleyman Okay’ın dört çocuğundan biri olan küçük kızının adı Hürriyet’tir.
“Onu alır parka götürürdüm” derdi. “Özellikle kalabalık Pazar günleri sağa sola koşmasını ister ve ben avazımın çıktığı kadar bağırırdım. Hürriyet! Hürriyet!.. Neredesin? Gelsene artık Hürriyet… Hürriyet!”
“Kuşum özgür yaşamak / güç ve güzel şeydir / yılın en uzun geceleri başladı / bana aydınlık getir” (Süleyman Okay Sevda Tutuklanamaz / “Kuşum” şiirinden)
Büyük Antakya Parkı, sohbet türlerinin, çocuk ve satıcı seslerinin karnaval havasında birbirine karıştığı bir mekândı evet. Şimdi değil!
Antakya’nın bilinen ilk “fail-i meçhul” eliyle öldürülen Yalçın Usta (Ergönül), Affan veya civarındaki eski bir Antakya evinin avlusunda bir portakal ağacına asılı bulunur. Şair Süleyman Okay’ın şiirinin gövdesini Yalçın Usta’ya yakılan ağıtlar tutar;
“Kirvem gençliğimiz bir dağ başında / günahsız akan sular gibiydi / kaldırımları eskitemedik seninle / ardımıza baktık bir gün / uzun bir yolculuğun yorgunluğu / bir namlunun yivleri gibiydi / eğri ve gerekli / sen gülerdin şaşkınlığıma iyimserliğin çiçek açardı.” (Süleyman Okay, Kirvem)
Bir park ve bir avlu yüz yüze gibidir şiirler içinde...
Biri, ötekini içine alır...
Antakya şehrinin o sabahında, kırılan aynaların gördüğü bu çağa yeter. O çağ ki; kendini görmek için bir parça aynaya bakar. Dağıldığı yerde otlar biter; söylenceler, ağıtlar, kaval sesleri ve aksak ölçüler belirir...
Habib-i Neccar (Silpiyus) dağına yakın bir sokakta, o portakal ağacının gölgesinde yeniden toplanır şehir...
NOT : Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








