Enver ŞAT...
[email protected]
İnsanlık tarihine tarihsel materyalist bir mercekle bakıldığında, uygarlığın büyük ölçüde dokuma tezgâhlarının ritmiyle, o tezgâhların başında harcanan kol emeğiyle büyüdüğünü görürüz. Çünkü dokuma yalnızca teknik bir üretim süreci değildir; aynı zamanda insanın doğayla kurduğu diyalektik ilişkinin, üretim ilişkilerinin ve toplumsal kültürün somutlaşmış biçimidir...
Bugün metalaşmış formda karşımıza çıkan kumaşların öyküsü, aslında insanlığın doğayı kolektif bir çabayla dönüştürme pratiğiyle başladı. Dokuma tekniğinin ilk izleri Üst Paleolitik Çağ’a, yani 20-28 bin yıl öncesine uzanmaktadır. O dönemin insanı, bitki ve kabuk liflerini birbirine geçirerek hasır ve ağ gibi yüzeyler oluştururken, henüz “sömürü” kavramını tanımayan bir dayanışma ağını da örüyordu. Gerçek anlamda kumaş dokuma ise dokuz bin yıl önce Anadolu’da başladı. Çatalhöyük kazılarında bulunan ve MÖ 7000 yılına tarihlenen kumaş parçaları, Anadolu’nun sadece bir tarım uygarlığı değil, dünyanın en eski tekstil havzalarından biri olduğunu kanıtlar...
MÖ 4000’lerde Mezopotamya ve Mısır’da keten ve yün dokunurken, bu eylem giderek bir zanaata dönüştü. Türklerin Orta Asya’daki göçebe yaşamında ise dokuma, hayati bir “kullanım değeri” taşıyordu. Çadır, giysi, halı ve keçe.Altay Dağları’nda bulunan MÖ 5. yüzyıla ait Pazırık Halısı, bu geleneğin sadece estetik bir dışavurum değil, göçebe toplumun binlerce yıllık ortak hafızasının renkli bir haritası olduğunu gösterir...
Ancak dokumanın kaderini ve dünyayı asıl değiştiren kırılma, Sanayi Devrimi ile birlikte emeğin metalaşması sürecidir. 1785 yılında Edmund Cartwright’ın geliştirdiği mekanik dokuma tezgâhı, tekstil üretimini hızlandırırken sanayi kapitalizminin de lokomotifi oldu. Bu teknolojik ilerleme, bağımsız dokumacıyı kendi üretim aracından (tezgâhından) koparıp fabrikanın bir dişlisi haline getiren “mülksüzleştirme” sürecinin ta kendisiydi...
Zamanla kapitalizmin kâr oranlarını yüksek tutma zorunluluğu, üretim merkezlerinin sürekli yer değiştirmesine neden oldu. ABD ve Avrupa’dan yola çıkan tekstil sermayesi, 20. yüzyılın başında Japonya’ya, 1970’lerden sonra ise ucuz işgücü cennetleri olarak kodlanan Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Türkiye’ye kaydı. Bugün ise ağırlık merkezi Asya’dadır (Çin, Hindistan, Bangladeş, Vietnam). Bu coğrafi kayma, bir “sanayileşme lütfu” değil; sermayenin çevre denetimsizliğini, örgütsüzlüğü ve yoksulluğu fırsata çevirdiği küresel bir emek sömürüsü ağıdır...
Bugünkü tablo sadece ekonomik bir veri seti değil, derin bir ekolojik ve sosyal krizin de fotoğrafıdır. Tek bir pamuklu tişört üretmek için 2500 litre suyun harcanması, boyama işlemlerinin su kaynaklarını zehirlemesi ve mikroplastiklerin içme sularına kadar sızması, sermayenin doğayı nasıl fütursuzca tükettiğinin kanıtıdır...
Emek yoğun bir sektör olan hazır giyimde işçilik, toplam maliyetin yaklaşık üçte birini oluşturur. Türkiye, bu emperyalist işbölümünde iplikten konfeksiyona kadar uzanan tam üretim zincirine sahip az sayıdaki ülkeden biridir ve sektörde bir milyondan fazla işçi istihdam edilmektedir...
İşte tam bu noktada, yazının başından beri anlattığımız o tezgâhların ardındaki adsız kahramanlar, kendi tarihsel rollerini oynamak üzere sahneye çıkmaktadır. Sermayenin bu sınır tanımaz sömürüsüne ve “üretimi Mısır’a kaydırırız” tehditlerine karşı Türkiye’de tekstil işçisi çaresiz değildir. Son yıllarda özellikle Antep ve Urfa gibi sanayi havzalarında, sarı sendikacılığın pasifist tutumunu yıkan ve doğrudan tabanın söz yetkisine dayanan BİRTEK-SEN (Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası) gerçeği karşımızda durmaktadır...
Genel Başkan Mehmet Türkmen ve sendika üyesi işçilerin yürüttüğü mücadele; sadece bir ücret pazarlığı değil, tekstil işçisinin bir sınıf olarak kendini yeniden var etme eylemidir. O nedenle Mehmet Türkmen sürekli gözaltına alınmakta, hapsedilmektedir. BİRTEK-SEN’in mücadelesi bize şunu göstermektedir: Küresel rekabet baskısının faturası işçinin sırtına yüklenemez; ipliğe ve kumaşa hayat verenler, kendi çalışma koşullarını belirleme hakkına da sahiptir. Bunu daha önce haklarının ve emeğinin farkında olmayıp, sendikaya üye olunca bilinçlenen kadın emekçilerin söylemlerinden anlıyoruz...
Çatalhöyük’teki kolektif toplumun ilk ipliklerden, bugünün karmaşık ve sömürüye dayalı küresel üretim ağlarına uzanan bu uzun yolculuk, aslında sınıf mücadelesinin ta kendisidir. Çünkü tarih boyunca insanlar yalnızca kumaş dokumadı...
Aynı zamanda toplumları, ekonomileri, boyun eğişleri ve isyanları da emekle dokudu. Bugün Türkiye’deki tekstil işçisinin BİRTEK-SEN saflarında verdiği o çetin mücadele, insanlığın o kadim tezgâhında sömürüsüz, adil ve eşit bir geleceğin yeni ilmeklerini atmaktadır. Tarihin tekerleği, makineleri elinde tutanların değil, o makineleri üreten ve çalıştıranların örgütlü gücüyle ileriye dönecektir...
NOT : Bu yazı Günlük Evrensel Gazetesi'nden alınmıştır...
* Bu bir editöryal haberdir.








