Birol KESKİN yazıyor...
[email protected]
Türkiye’de bugün tanık olduğumuz siyasal seyir, sıradan bir iktidar-muhalefet geriliminin ötesine geçen, daha köklü bir çözülmenin semptomlarını taşıyor. Fatih Altaylı’ya verilen hapis cezası etrafında koparılan tartışmalar, gerçekte daha geniş bir siyasal yapı sökümün sadece yüzey gerilimidir...
Asıl dikkate değer olan ise, bu tablo karşısında şaşkınlık yaşayanların, yıllar boyunca bu rejimin normlarını, ritüellerini ve meşruiyet zeminini inşa edenler arasından çıkmasıdır. Türkiye’nin siyasal belleğinde zaman zaman “liberal” olarak konumlanan ama iktidarın otoriter konsolidasyonuna gönüllü bir epistemik katkı sunan bu aktörlerin bugün hissettiği tedirginlik, aslında kendi siyasal tercihlerinin gecikmiş yankısından başka bir şey değildir...
Ne var ki, yaşananlar bir son değil; bir başlangıcın, daha doğrusu bir “rejim metabolizması bozulması”nın işaretleri. Erdoğan rejimi artık Weber’in tarif ettiği rasyonelleşmiş otorite biçimlerinden uzaklaşarak, tamamen kişi merkezli bir siyasal varoluşa indirgenmiş durumda. Böyle bir yapı, kendi içinde tutarlılık üretemediği her anda, sisteme hayat veren koalisyonun unsurlarını yeniden tasnif etmek zorunda kalır. Siyasal bilimler literatürü, bu durumu “içsel koalisyonun kendi ağırlığı altında çökmesi” olarak tanımlar...
Bu çöküş süreci, yalnızca kurumsal bir erozyon değil; aynı zamanda bir ontolojik güvensizlik hâlidir. Çünkü artık hiçbir bağ, hiçbir sadakat, hiçbir “yakınlık” rejim açısından sürdürülebilir bir güvenlik sermayesi oluşturmamaktadır. Bir zamanlar stratejik ortak sayılan FETÖ ile yaşanan kopuş, bu siyasal mantığın en radikal tezahürlerinden biriydi; bugün benzer kopuşların, benzer tasfiyelerin iktidara yakın iş çevrelerine, medya figürlerine ve rejimin ekonomik omurgasını oluşturan aktörlere yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Patrimonyal iktidarlar, hayatta kalma sürecinde daima kendi yakın çevresini sisteme kurban ederek ilerler...
Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal safha, aslında bir meşruiyet buharlaşması dönemidir. Ekonominin dengesizliği, devlet kapasitesinin çöküşü, toplumsal dokunun parçalanması ve uluslararası ilişkilerde yaşanan kırılganlık, iktidarı giderek daha radikal, hesaplanamaz ve geri dönüşü olmayan adımlara zorlamaktadır. Böyle süreçlerde iktidara yakın olmak, Machiavelli’nin işaret ettiği gibi, korunaklı bir konum değil; tersine, iktidar döngüsünün merkezkaç kuvvetine en önce maruz kalma ihtimalidir. Çünkü kişiselleşmiş rejimler, kendi ömrünü uzatmak için sürekli yeni “tehdit figürleri” üretmek zorundadır. Bu figürler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden çıkar...
Bugün Türkiye’de yaşananlar ne rastlantıdır ne de münferit. Bu, bir otoriter tükenişin kendi doğal sınırlarına dayanmasının kaçınılmaz sonucudur. Rejim, kendi kurduğu yapının ağırlığı altında çatırdıyor; üstelik bu çatlaklar en önce merkeze en yakın olanların ayaklarının altından geçiyor. Tarihsel deneyim bize şunu öğretir: Çöken otoriterlikler, önce kendi mimarilerini tüketir; kendi sadıklarını, kendi yaratıcılarını, kendi “yakın duranlarını” feda eder...
Ve bugün Türkiye tam da böyle bir eşiğin üzerindedir...
* Bu bir editöryal haberdir.








