Mustafa Kemal'in eserlerinde kadının kurtuluşu meselesi...

Mustafa Kemal'in eserlerinde kadının kurtuluşu meselesi...

 

Prof. Dr. Doğan GÖÇMEN yazdı...

"Selanik'in Olimpos'unda iadesi vaat edilen geçmiş tatlı günlerin hülyalarına daldım. O ciddi kardeşlik hayatına örnek olan günlerin tekrar yaşanması ne kadar büyük saadet olur..."
(Mustafa Kemal Atatürk...)

Mustafa Kemal'in uygarlık arayışının nihai olarak nasıl bir uygarlık olduğunu görmek için her şeyden önce onun kadının eşitlik ve özgürlük meselesine nasıl yaklaştığına bakmak gerekmektedir. Onun kadının kurtuluşuna dair önermiş olduğu toplumsal çerçeve, ekonomik ve politik kuramsal düşüncelerinin çerçevesini çoktan aşan ve geleceğin uygarlık arayışına ışık tutacak niteliktedir...

Bu bakımdan Mustafa Kemal'in kadının özgürlüğü için formüle ettiği toplumsal ilişkiler çerçevesi, ekonomik ve politik ilişkilere dair formüle ettiği toplumsal ilişkiler çerçevesinin eleştirisi olarak yorumlanabilir. Mustafa Kemal kadının kurtuluş mücadelesini ilerletmeyi, kadının toplumsal konumunu yüceltmeyi bütün bir ulusun insanlık nezdinde vermiş olduğu tanınma mücadelesiyle birleştirmiştir. Öyleyse önce Mustafa Kemal'in eserlerinde kadının kurtuluşuna dair ileri sürülen görüşlerini sistematik olarak ortaya koymaya çalışalım...

Tanınma Mücadelesi ve Kadın Kurtuluş Meselesi
Mustafa Kemal 14 Ocak 1920 tarihinde "Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi" adına "Denizli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Riyaseti"ne yazdığı mektupta kadınların "vatan selamet ve saadeti namına, milletin valide ve hemşiresi sıfatıyla eşlerinin yanı başında yer alarak milli mesaiye" katılmış olmalarını, onların da "milli ve vatani menfaatlarla şiddetle alakadar olduklarını bu şekilde ispat" ettiklerini ve bununla "bütün cihan gözünde ve bilhassa Avrupa'nın bize muhalif olan kamuoyu arasında, Türklerin asil bir zihniyete sahip ve gelecekte her türlü gelişme kabiliyeti ve kuvvetine sahip" olduklarını kanıtladıklarını yazmaktadır...

Mustafa Kemal burada kadınların "vatan selamet ve saadeti namına" eşleriyle beraber "milli mesaiye" katılmış olmalarını ve böylelikle "milli ve vatani menfaatlarla şiddetle alakadar" olmalarını Türk ulusunun "asil" ahlaki bir tutuma sahip olduklarının kanıtı olarak alıyor ve bu Türklerin "gelecekte her türlü gelişme kabiliyeti ve kuvvetine sahip" olduklarını göstermektedir...

Onun bu belirlemesi Ankara eşrafına yönelik 28 Aralık 1919 tarihinde yapmış olduğu konuşmaya gönderme yapıyor.Mustafa Kemal bu konuşmasında 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan ateşkese ("Mütarekename") dikkat çeker. Ateşkes, ABD başkanı Woodrow Wilson'ın 14 maddeden oluşan ve "Wilson İlkeleri" olarak da bilinen Mütarekename'nin imzalanmasıyla sağlanır. Mütarekename'nin 12. maddesi Osmanlı İmparatorluğu'nun statüsünü ve geleceğini ilgilendirmektedir. İlgili maddenin ilk kısmında şöyle deniyor: "Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı..." Buna göre "Türk kesimlerine" egemenlik hakkı tanınmıştır. Fakat itilaf devletleri Versay Konferansı'nda kendilerinin imzaladıkları antlaşmaya kendileri uymazlar. Versay Barış Anlaması ile teyit ettikleri Vilson İlkelerine kendileri itibar etmezler...

Bu antlaşmanın 12. maddesi "Türkiye'nin hayat ve mukadderatının teminatı ve kefili" olarak görülüyordu. Fakat itilaf devletlerinde "büyük bir zihniyet değişikliği" görülür ve Barış Antlaşması imzalandığında Osmanlı'yı "hür ve bağımsız yaşamaya layık" bir millet olarak kabul etmelerine rağmen kısa bir süre sonra "kendi iktisadi ve siyasi menfaatlarını tatmin edebilmek için" şimdi "Osmanlı milletini" "kabiliyetten mahrum" bulunur...

Tersine Osmanlı milleti zalimdir ve tabi "zulüm medeniyetle bağdaştırılamaz" ve "kabiliyetsizlik de affedilir bir şey olamaz." Bu durumda, eğer bu suçlamalar isabetli olsaydı, Mustafa Kemal'e göre de  "milletimizin bağımsız yaşamaya hakkı iddia olunamazdı."  Osmanlı milletinin "zalim" ilan edilmesinin nedeni azınlıkların durumundan kaynaklanırken, "kabiliyetten mahrum" ilan edilmesinin en önemli nedeni kadının toplumdaki konumundan kaynaklanmaktadır...

Mustafa Kemal'in eserlerinde olduğu tüm çelişkili şekliyle azınlıklar sorununu başka bir yazımda ele alacağım. Mustafa Kemal kadının eşitlik ve özgürlük  sorunu çok ciddiye almaktadır. Onun açısından kadının toplumsal konumunun yüceltilmesi ve toplumsal yaşamının tüm alanlarında erkek ile eşit konumda olması aynı zamanda ulusun medeniyetin bir parçası olduğu ve bu nedenle ulus olarak yaşam hakkı olduğu iddiası ile eş anlama gelmektedir. Bu bakımdan kadının toplumdaki yerinin yüceltilmesi, ulusun insanlık nezdinde uygar bir ulus olarak tanınma mücadelesinin en önemli yanını oluşturduğu söylenebilir...

Hayat Kadınsız Olmaz...

Mustafa Kemal'in kadına bakışı, hayata bakışının içeriğini oluşturmaktadır.  Yukarıda kadının toplumdaki konumunun yüceltilmesi ve giderek tamamıyla özgürleşmesine dair düşüncelerin ulusun insanlık nezdinde tanınma mücadelesiyle ilişkilendirilmiş olması, onun kadının kurtuluş meselesine basit bir şekilde sanki yalnızca işlevsel yaklaştığına dair bir izlenim oluşturabilir. Fakat bu yanıltıcı bir izlenim olacaktır. Zira Mustafa Kemal'in kadının konumuna dair eleştirel gözlemleri ve kurtuluşuna dair ilkeli yaklaşımı daha derin bir anlayışın ürünüdür. Şöyle ki, 31 Ekim 1914 tarihinde Salih Bozok'a yazdığı mektupta hayatlarını ortaklaştıran kadın ve erkeklerin evlilik günlerini hayatlarının hep en mutlu günü olarak hatırlamalarının bir rastlantı olamayacağını yazar...

Şöyle der söz konusu mektupta: "Yeni evlenen bir kişinin gönlü hayat, aşk ve saadet hisleriyle dopdoludur."  Evlenenlerin mutluluğuna neden kıyas bulunmaz? Evlilik, iki insanın hayatını bütünleştirmesi anlamına gelir. İki insanın hayatının tamlanması. Ortak duygular ve düşünceler geliştirip, yaşama dair ortak hedefler geliştirmek. Böylece ortak hedefler gerçekleştirildikçe uyumlu haz ve zevk dolu bir yaşam arzusu...

Bu yüce duygularla ve beklentilerle evlilik gerçekleştiriyor insanlar. İki insan arasında uyumlu ilişkileri betimlemek için halk arasında "bir elmanın iki yarısı" deyimi geliştirilmiştir. Çiftler birbirleriyle olan ilişkilerinde gördükleri uyumluluğu dile getirmek için diğerinden "ruhumun diğer yarısı" diye bahsederler. Bu yüce duygu ve mutluluk beklentileriyle yapılan evliliklerini "(i)nsanlar hayatında bu aydınlık ve sevinçli dakikaları ölünceye kadar hep aynı şekilde duygulanarak pek mühim ve hayatı için tarihi bir hadise olarak anıp hatırlar" diyor Mustafa Kemal...

Dolayısıyla iki insanın birbirlerinin ruhlarının ikinci yarısı oldukları ilişkiler yani kadın ve erkek arasındaki ilişkiler eşitliği ve özgürlüğü şart koşar. Mustafa Kemal, Salih Bozok'a "(s)en bunu kendinden bilirsin" dedikten sonra: "Ben bunu tecrübe etmedim. Fakat az çok hayatı ve insanları ettiğim için bu neticeyi buldum" der ve devam eder: "Hayatın çeşitli yönlerinden birkaçını görenler evlendikten sonra keşfedilmemiş yönlerini de ister istemez görürler...

Bu pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir."  Sonra keşfedilenler gerçekten "pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir." Fakat baştan beklentiler hep "tatlı" olur. Geleceğe dair, tüm gerçekçi yaklaşımlara rağmen bu iyimserlik olmasa insanların bireyler ve bir bütün toplum olarak tek ciddi adım atması mümkün olamaz. İnsanın ruhunun diğer yarısını bulduğuna dair iyimser düşüncenin tatlılığının tarifi olabilir mi?!

Mustafa Kemal, aktardığım bu mektubunu Salih Bozok'a Fuat Bulca'nın evliliği vesilesiyle yazıyor. Aynı nedenle 31 Ekim 1914 tarihinde Fuat Bulca'ya yazdığı mektup, bizzat kendisi deneyimlemiş olmamasına karşın hayata, insanlara, insan davranışlarına dair gözlemlerden genelleştirerek veya daha doğrusu, felsefi bir bakış açısıyla belirtecek olursak, "kavramlaştırarak" ulaştığı sonucu, "insanlar, hayat.kadınsız olmaz" diye bir önermeye dönüştürüyor...

Bu, Mustafa Kemal'e göre, "(i)nkâr edilmez bir hakikattir".  Zira "(e)vli olanlar hayatın vazgeçilmezliğini sağlamış ve bütün fikir ve emellerini bir maksat, bir yol, bir hedefe hasredebilecek ve yönlendirebilecek kabiliyette bulunmuş olur. Ancak talih eşlerin ruh ve kalplerini kaynaştırsın." 

Mustafa Kemal'in evlilik bağlamında bu söyledikleri hem doğrudan kadın ve erkek ilişkileri hem de genel olarak toplumsal ilişkiler bakımından büyük önem arz etmektedir. Burada hayatın vazgeçilmezliğinden bahsedilmektedir. Nedir hayatın vazgeçilmezliği? İki insanın "bütün fikir ve emellerini bir maksat, bir yol, bir hedefe hasredebilecek ve yönlendirebilecek" kabiliyeti göstermiş olmalarıdır...

Eskiçağ Yunan filozoflarından ve Jean-Jacques Rousseau'dan öğrendiğimize göre, toplum olmanın yani basit bir yığın olmak yerine gerçekten toplum olmanın koşulu bir "ortak iyiye" sahip olmaktır ve Thomas Hobbes'a göre modern toplumda tam da bir ortak iyi olmadığı için herkesin herkese karşı yürüttüğü bir savaş durumu hakimdir. Öyleyse farklı biçimlerde de olsa evliliklerde ve toplumda iyi bir otak yaşamı mümkün kılmak için bir ortak iyinin yani Mustafa Kemal'in tabiriyle "bütün fikir ve emellerini bir maksat, bir yol, bir hedefe hasredebilecek ve yönlendirebilecek" kabiliyetin oluşması gerekmektedir...

Peki, insanların, bunlar evlenmek üzere hayatlarını birleştiren çiftler bile olsa, fikirlerini, emellerini, maksatlarını, yollarını ortak bir hedefe yönlendirmelerinin ön koşulu nedir?

Böyle bir ortaklık ancak birbirlerinin eşit ve özgür olanlar arasında olabilir. Bu eşitlik ve özgürlük ancak gönüllülük temelinde olabilir. Bu ilişkiler, John Locke'un Hükümet Üzerine İkinci Deneme'de gösterdiği gibi, eğer özel mülkiyete dayandırılırsa sonunda mülkiyet hakkında "son karar" sorununu doğurmaktadır ve bu genellikle çiftlerden birisi yani genellikle erkek olmaktadır...

Dolayısıyla Mustafa Kemal, Fuat Bulca'ya yazdığı mektupta hem kadın-erkek ilişkilerinin hem de bir bütün olarak toplumsal ilişkilerin en temeline inen bir gözlemde bulunmaktadır ve o bu talebiyle hali hazırda modern toplumun sınırlarını çoktan aşan ilişkiler çerçevesinde düşünmektedir...

Önceki Haber KARL MARX MORALİST MİDİR/AHLAKÇI MIDIR?
Benzer Haberler

TERSLİK NEREDE?

ADAM KAYIRMACILIK ve ADALET...

AŞIK VEYSEL FİLOZOFÇA...

Rastgele Oku