*Birol KESKİN yazdı...
[email protected]
İnsan, tek bir dilin içine sığmayan bir varlıktır. Her dil, onun farklı bir boyutunu açar; ama hiçbiri onu tam olarak tanımlayamaz. Arapça, Almanca ve İngilizce, insanı üç ayrı eksende düşünür ve bu üç eksen kesiştiğinde ortaya çıkan şey, insanın kendi hakkında söylediklerinin toplamından çok, bu söylemler arasında açılan aralıktır...
Arapçada insan, ünsiyet ile nisyan arasında gidip gelen bir iç gerilimdir. "İnsan" kelimesi, kökü itibarıyla bir varlığı tanımlamaktan çok, onun varoluşsal ikilemini açığa çıkarır. Bir yanda yakınlık kurma ve bağlanma arzusu olan ünsiyet, diğer yanda unutma ve kopma eğilimi olan nisyan vardır...
İnsan bu anlamda tamamlanmış bir varlık değildir; kendini ancak başkalarıyla temas ederek kurar. Bir yüz, bir ses, bir ilişki… İnsan, kendini başkasının aynasında okur. Varlığı burada kapalı bir bütün değil, sürekli açılan bir anlam alanıdır. Ama aynı anda insan unutan bir varlıktır...
Hafıza sabit bir zemin değil, sürekli yeniden yazılan bir hareket alanıdır. Bu yüzden insan, kendine en yakın olduğu yerde bile kendinden uzaklaşır. İşte insanı paradoksal kılan tam da budur: Yakınlık kurarak var olur, ama unutarak devam eder. Bağ kurduğu her şeyde kendini inşa eder, ama her inşanın içinde bir yıkım da taşır. Hatırlamakla unutmak arasında gidip gelen bu salınım, insanın kaderidir...
Almancada ise insan, Mensch olarak yalnızca biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda etik bir özne olarak konumlanır. Burada insan, sadece var olan değil, aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir varlıktır. Immanuel Kant düşüncesinde bu yön açıkça görünür: İnsan, bir araç değil, kendi başına bir amaçtır. Bu yüzden insan olmak, sadece var olmak değil, aynı zamanda bir ödev taşımaktır. Bu çizgi, Alman İdealizmi içinde daha da derinleşir. İnsan artık sadece düşünen bir varlık değil, kendini etik bir düzen içinde kurmak zorunda olan bir özneye dönüşür. Mensch, bu anlamda varlığın içine yerleşmiş bir sorumluluk duygusudur. İnsan olmak, burada bir kimlikten çok bir yükümlülüktür...
İngilizcede ise human, Latince humanus kökünden gelir ve insanı "topraktan gelen varlık" olarak düşünür. Bu nedenle insan, doğası gereği sınırlı, geçici ve kırılgan bir varlıktır. Roma Stoacılığı içinde bu kırılganlık, insanın kaderinin bir parçası olarak kabul edilir: İnsan hata yapar, çünkü sınırlıdır. Modern dönemde bu anlam, Hümanizm ile farklı bir merkeze taşınır. İnsan artık yalnızca eksik değil, aynı zamanda anlamın merkezinde duran bir varlıktır. Bu yüzden "human" kelimesi, gücünden çok sınırlarıyla tanımlanır: yanılabilir, eksik, geçici… ama tam da bu yüzden gerçektir...
Bu üç dil bir araya geldiğinde insan tek bir tanım olmaktan çıkar. Artık insan, Arapçada unutma ve bağ kurma arasında süzülen bir iç gerilimdir; Almancada etik sorumluluk taşıyan bir öznedir; İngilizcede ise kırılgan ve sınırlı bir varlıktır. Ve belki de insanı insan yapan şey, bu üç katmanın hiçbirine tamamen sığmamasıdır. Çünkü insan, bir tanım değil; diller arasında açılan bir aralıktır. Bu aralıkta ne tam anlamıyla bağlanır, ne tamamen sorumlu olur, ne de yalnızca kırılganlığıyla tanımlanır. O, bu üç halin hiçbirinde karar kılmayan, ama hepsini içinde taşıyan bir titreşimdir. Ve belki de asıl hümanizm, insanı bu gerilim içinde kabul etmekten geçer; onu ne tamamlama ne de eksiltme çabasıyla, sadece onun bu çokdilli, çok katmanlı ve çelişkili varlığına tanıklık etmekle mümkündür...
*Sendikacı...
* Bu bir editöryal haberdir.








